Yapay zeka, geliştirici ve araştırmacılar için hazır veri setleri satışa açıldı. → İncele

Erhan Afyoncu Tarih Günlüğü

Tarihçi ve akademisyen Erhan Afyoncu tarafından sosyal medya platformlarında düzenli olarak paylaşılan değerli tarihî içeriklerin bir derlemesini sunmaktadır. “Tarih Günlüğü” başlığı altında toplanan bu yazılar, Türk tarihinin farklı dönemlerine ışık tutan, kaynak temelli ve bilimsel verilerle desteklenen özgün araştırmaları içermektedir.

Türk Ordusu, Robot Savaşları Dönemine Bir Adım Önde Giriyor

Dün dünya muharebe tarihinde bir ilk gerçekleşti. Türkiye’nin ilk insansız savaş uçağı Bayraktar KIZILELMA, dün Sinop açıklarında gerçekleştirilen testte havacılık tarihinde görüş ötesi hava-hava füzesi kullanarak jet motorlu bir hava hedefini vuran dünyadaki ilk insansız savaş uçağı oldu. Dünyada hiçbir insansız platform hava-hava atış kabiliyetine ulaşamamışken, Bayraktar KIZILELMA bu atışla hava-hava muharebesi yeteneğini kanıtlayan dünyadaki ilk insansız uçak oldu.

Dünya savaş tarihinin anahatlarıyla dört aşaması vardır. Beşinci aşamaya da 2010’lu yıllarda geçtik. Türk milleti bu aşamalarda bir dönem hariç önde olduğu için farklı coğrafyalar, büyük medeniyetler ve kalabalık milletlere rağmen varlığını sürdürdü. Günümüzde 250 milyondan fazla Türk ve 7 bağımsız Türk devleti vardır.

Piyade, Kılıç ve Kalkan Dönemi: Milattan Önceki yıllarda Roma İmparatorluğu kılıç ve kalkanla savaşan piyadeleriyle dünyanın uzun süren ilk büyük imparatorluğunu kurdu.

Ok-Yay ve Süvari Dönemi: Türkler, savaş atı yetiştirip, çok uzun mesafelere atılan kompozit yaylar yaptılar. Türkler (Hunlar, Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar) ok ve yayı etkin kullanan süvarileriyle Milattan Önce 200’lerden Milattan Sonra 1400’lere kadar harp sahalarının en etkili güçlerinden biri oldular. Aynı savaş konseptiyle muharebe eden Moğollar da dünyanın en geniş imparatorluklarından birini kurdular.

Ateşli Silahlar Dönemi: 1400’lerden itibaren top ve tüfeğin etkili olduğu ateşli silahlar devri başladı. Fatih’ten itibaren Osmanlılar, kale kuşatmaları ve meydan muharebelerinde tüfek ve topları etkin bir silah olarak kullanarak, yeni bir savaş konsepti geliştirip, harp tarihinin gidişatını değiştirdiler. Osmanlı top ve tüfekleri Doğu’da, Batı’da ve Güney’de muharebelerin (Otlukbeli, Çaldıran, Mohaç, Mercidabık, Ridaniye) kaderini tayin etti.

Endüstriyel Savaş Dönemi: 18. yüzyıldan itibaren önce İngiltere ve Fransa’nın, daha sonra da ABD’nin başını çektiği Batı ülkeleri sanayileşmelerinin bir sonucu olarak gelişmiş ateşli silahlar, harp makinaları ve yeni harp konseptleriyle dünyaya hakim olup, dünyanın büyük bir kısmını sömürdüler.

Sanayi toplumuna geçemediğimiz için seri atışlı tüfek ve topları, buharlı harp gemilerini ve jet motorlu savaş uçaklarını vs. yapamadık. Harp sanayiinde ithalat ve montaj sanayiine yöneldik. Çeşitli dönemlerde maruz kaldığımız silah ve platform satış ambargoları sebebiyle ithalatı da her zaman yapamadık veya yüksek maliyetlerle gerçekleştirdik. Silahları zaman zaman ithal etsek de yeni tarz savaş anlayışını da Osmanlı döneminde uzun süre ordumuza adapte edemedik.

Robot Savaşları Dönemi: 2010’larda insansız hava araçları harp sahasının etkili unsurları olmaya başladılar. Türk ordusu, Bayraktar TB2, Akıncı, Anka gibi yerli üretim olan SİHAlarıyla çatışma sahalarında etkili oldu. Türk SİHA’ları savaş anlayışını değiştirip, yeni bir savaş konsepti geliştirdi. Kısa bir süre sonra insansız savaş uçağı Kızılelma ordumuzun silah envanterine girecek. Artık dünya savaş tarihinde Yeni bir Çağ başlıyor.

Papa 14. Leo’nun Türkiye Ziyareti

Papa 14. Leo’nun Türkiye ziyaretinde ilginç bir tesadüf daha var. 1054’te Doğu ve Batı kiliselerini tam ayrılırken, Papa 9. Leo idi. Şimdi başka bir Leo (Papa 14. Leo) Batı ve Doğu kiliselerini yakınlaştırmaya çalışıyor.

330’da Roma İmparatorluğu başkentinin İstanbul’a taşınması Roma’nın tek dinî otorite merkezi olmaktan çıkmaya başlamasının başlangıcıydı. Konstantin İstanbul’u başşehri yapınca İstanbul da önemli kilise merkezleri arasına girdi. Roma ile İstanbul arasındaki ilk dini mücadele 343’te Serdika’da (Sofya) toplanan konsilde ortaya çıktı. Roma, bu konsildeki tartışmalardan sonra İstanbul’un yükselişinin önünü kesmek amacıyla kiliseyle ilgili her türlü resmî kararda tek yetkili makamın kendisi olduğunu ilan etti. Doğulu piskoposlar ise konsil kararlarını tanımadılar. İstanbul ve Roma kiliseleri artık birbirlerinden ayrılmaya başlamıştı.

381’de İmparator I. Theodosios’un topladığı ve Roma’dan kimsenin çağrılmadığı İstanbul Konsili’nde Roma’dan sonra ikinci yetkili makamın İstanbul olduğu ilan edildi. 395’te Roma’nın ikiye bölünmesi sonucunda kiliseler de kendi bölgelerindeki mahalli kültüre göre şekillenmeye başladı.

451’ deki Kadıköy Konsili’nde İstanbul kilisesinin Roma ile aynı imtiyazlara sahip olduğu kararı alındı.

476’da Batı Roma İmparatorluğu’nun çökmesiyle Papa tek güç odağı oldu. Doğu kilisesinde teolojik tartışmalar olurken, Batı kilisesinde düzenin sağlanması için disiplin ön plana çıktı. Batı’da Papa tek etkili güç durumuna gelirken, Doğu’da kilise imparatorun hükmü altına girdi.

İki kilise arasındaki en önemli kırılma 595’te oldu. İstanbul Patriği 4. Ioannis tarihte ilk defa ekümenik patrik ünvanını aldı. Patrikhane’nin tek ve evrensel kilise olduğunu ileri sürdü. Batılı din adamları papanın bile bu ünvanı kullanmaya cesaret edemediğini söyleyip, Patrik’i eleştirdiler.

Patrik I. Mihail Kirularios, 1053’ten itibaren Roma’ya karşı mücadeyi sertleştirdi. İstanbul’daki bütün Latin kiliselerini kapattı. İki kilise arasındaki birliği yeniden kurmak amacıyla Papa 9. Leo, 1054’te Kardinal Humbert başkanlığındaki bir elçi heyetini İstanbul’a gönderdi. Patrik, Batı kilisesinin uygulamalarını dine aykırı görüp uzlaşmayı reddetti. Kardinal Humbert, Ayasofya’ya papa adına bir aforoz fermanı bıraktı. Patrik de aynı gün papa ve elçilerini aforoz etti. Karşılıklı aforozlar, Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki resmî ayrılığın simgesi haline geldi. Bu hadiseye Büyük Şizma denir.

Daha sonraki yıllarda Bizans’ın zayıflamasıyla Roma ve İstanbul kiliselerinin zaman zaman yeniden birleşmeleri gündeme geldi. Bizans, Yıldırım Bayezid döneminden itibaren ağır bir baskı altına alınmıştı. Bizanslı devlet adamları, Osmanlı baskısından kurtulmak için Avrupa’daki Hristiyanlar’dan gelecek yardımdan başka çareleri olmadığını düşündüler. Fakat bu yardım karşılıksız olmuyordu. Papa, Bizans’a kiliselerin birleşmesi şartını ileri sürdü. Başka çıkar yol bulamayan Bizanslılar, 1439’da Floransa Konsili’nde papanın isteklerini kabul ettiler. Ancak Bizans ikiye bölündü. Kiliselerin birleşmesi taraftarı olan Patrik Gregorios Mammas, birleşmeye karşı olanların baskısından dolayı Ağustos 1451’de Roma’ya kaçtı. İmparator Konstantin halkın tepkisine rağmen adım adım yaklaşan Türk tehlikesine karşı Avrupa’dan yardım almak için son çare olarak Papa’ya Ortodoks kilisesini Katolik kilisesiyle birleştirmeye hazır olduğunu bildirdi. Saint Sabina Kardinali Isidoros, 12 Aralık 1452’de Ayasofya’daki âyini bizzat yönetti. Roma usulünde yapılan ayinde papanın ve kaçan Patrik Gregorios’un adları birlikte zikredildi. Halk ve din adamlarının çoğu olup biteni protesto ettiler. Meyhanelere dolan Bizanslılar kadehler dolusu şarap içerek birlikçilere lanet okuyup, Meryem’in ikonasına kadeh kaldırdılar. “Biz ne Latinler’in yardımına ne de birliğe muhtacız. Katolik tarzında ibadet bizden uzak olsun” diye bağırdılar. O dönemin tarihçilerinin ifadesiyle birleşmeden sonra Bizanslılar Ayasofya’ya girmekten kaçındılar. Eğer bir Yortu gününde gitme durumunda kaldılarsa âyin düzenlediğinde, kurbanlarını sunar sunmaz kadın erkek, rahip ve rahibe hepsi hemen oradan ayrılıyorlardı. Kilise’yi inançsızların mihrabı olarak görüyorlar ve kurbanın ise Apollon için kesildiğini düşünüyorlardı. Ancak İstanbul’un fethi herşeyi değiştirdi.

Fatih, fetihten sonra Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesine karşı çıkan Skolarios’u saklandığı yerden getirterek patrik olarak atadı. Georgios Skolarios, Gennadius lakabı ile patriklik yaptı. Ortodoks kilisesi Türk himayesine girdi. Ortodoksluk Türkler sayesinde varlığını sürdürdü.

Papa II. Urbanus

Papa II. Urbanus, 27 Kasım 1095’de Clermont Konsili sırasında din adamlarından ve halktan oluşan büyük bir kalabalığa hitap etti. Ortaçağ’ın en etkili konuşmalarından birini yaparak, Avrupa’daki bütün Hristiyanları, Kutsal Toprakları geri almak için Müslümanlar’a karşı savaşa çağırdı. “Deus vult!” yani “Tanrı bunu istiyor!” haykırışıyla bitirdiği konuşması 200 yıl sürecek Haçlı Seferleri’ni başlattı. Haçlı Seferleri sonucunda yüzbinlerce Müslüman, Hristiyan ve Yahudi katledildi. Haçlılar’ın Ortadoğu’da kurduğu devletler, Türkler’in birkaç asır süren mücadelesi sonucunda yokedildiler.

Papa 14. Leo bir tesadüf eseri olsa gerek Haçlı seferlerini başlatan konuşmanın 930. yıldönümünde 27 Kasım’da ülkemize geldi.

Anadolu’da Türkler’in İlk Başkenti İznik’in Fethinin Ve Türkiye Selçukluları’nın Başkenti Olmasının 950. Yılı

26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt zaferi Bizans ordusunu ve mukavemetini çökertti ve Anadolu’nun kapılarını sonuna kadar Türkler’e açtı. Bizans’ın yediği bu büyük darbe Türkmenler’in Anadolu’ya sel hâlinde dolmalarını sağladı. Malazgirt’ten sonra Türklerin akın akın Anadolu’ya gelmeleri sonucu Avrupa’da burası Türkiye diye anılmaya başlandı.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah, bir süre sonra Anadolu’daki Türkmenlerin başına geçti ve kısa zamanda Orta Anadolu’dan İznik’e kadar olan sahayı ele geçirdi. İznik 1075’te fethedildi ve Türkiye Selçuklu Devleti kuruldu. İznik, Türkiye Selçukluları’nın ilk başkenti oldu.

Ne Günlere Kaldık: ‘Şehidlik, Mehmedçik, Vatan Ve Türk Ordusu’ Hakkındaki Hutbeden Rahatsız Olanlar Var

Türkiye vatan uğruna hizmet ederken şehid düşen 20 kahraman evladına ağlıyor. Dün Cuma Namazı’nı müteakip ülkemizin dört bir tarafında şehidlerimizin cenaze namazlarını kıldık. Diyanet İşleri Başkanlığımız da Türk milletinin hislerine tercüman olarak hutbeyi ‘Mehmedçik, Şehidlik ve Vatan’ kavramlarına ayırmıştı. Ancak anlayamadığım birşey oldu. Sosyal medyada dünkü hutbeyi küçümseyeyip, manasızca eleştirenlere rastladım. Vatan, Mehmedçik ve şehadet konulu hutbeden niye rahatsız olurlar bir türlü anlayamadım!

Birkaç kişi ise Yahya Kemal’in
‘Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi!
Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi!
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,
Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın mısralarından rahatsız olmuş.

1000 yıldır Haçlı seferlerinden, Rus, Fransız, İngiliz emperyalizmine göğsünü siper edip, milyonlarca şehid veren Türk ordusu değil mi? Günümüzde de kahraman ordumuz Türkiye’nin istikbali ve istiklali için kahramanca mücadele etmiyor mu? Türk ordusunun adını anmak için müsaade mi alacağız?

Bu hafta okunan hutbe, dinlediğim en samimi ve en güzel hutbelerden biriydi. Hazırlayanların eline sağlık.

Son Halife’nin Hatıraları

Sultan Abdülaziz’in oğullarından Abdülmecid Efendi, Osmanlı hanedanının padişah olmadan halife olan tek mensubudur. Abdülmecid Efendi 1 Haziran 1868’de Dolmabahçe Sarayı’nda doğdu. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 19 Kasım 1922’de hilâfete getirildi, hilâfetin 3 Mart 1924’te kaldırılması üzerine ailesiyle beraber Türkiye sınırları dışına çıkartıldı. Sürgündeyken 23 Ağustos 1944’te Paris’te vefat etti. Türkiye’de defnedilebilmesi için 10 yıl izin beklendi. İzin çıkmayınca 1954’te Medine’ye defnedildi.

Halife hatıralarını 1927’de yazmaya başladı. Hatıralarının ilk kısmı Süleymaniye Kütüphanesi’nde yıllarca unutuldu. Ta ki Murat Bardakçı, Son Halife ile ilgili bir kitap hazırlamaya başlayana kadar.

Bardakçı’nın bulup, yayınladığı hatıralar Halife’nin çocukluk dönemi anılarını ihtiva ediyor. Osmanlı’nın son dönem tarihiyle ilgili önemli bilgileri ihtiva ediyor.

Abdülmecid Efendi, babası Sultan Abdülâziz’i darbecilerin katlettiğini söylüyor. II. Abdülhamid’i ise pek sevmediği anlaşılıyor. Çok güzel bir Türkçe ile kaleme alınmış hatıralar bir şehzadenin çocukluk dönemine ışık tutuyor. Tarih meraklılarına tavsiye ederim.

Filistin’i Kana Boyayan Mektup: Balfour Deklarasyonu

  1. yüzyılda Osmanlı topraklarında nüfuz alanı kurmak isteyen İngiltere, Fransa’nın Katolik, Ruslar’ın da Ortodokslar ile işbirliği yapması gibi imparatorlukta kendisine yardımcı olacak bir topluluk aradı ve Yahudiler’le işbirliğine başladı. Yahudiler, böylece Filistin’e geri dönüş yolunda önemli bir müttefik buldular.

İngiltere’de Filistin’de bir Yahudi devleti kurma fikri ilk defa 1915’te Başbakan Herbert Asquith kabinesinin Yahudi üyesi olan Herbert Samuel tarafından ortaya atıldı. Samuel, Yahudi devleti fikrini ortaya atarken Filistin’in İngiltere için önemine vurgu yapmıştı. Samuel, Haim Weizmann ve Maliye Bakanı Lloyd George Ocak 1915’te siyonizm üzerine bir muhtıra yayınladı. Ancak bu dönemde İngiltere’deki genel hava bölgede uluslararası bir yönetim olması gerektiği yönündeydi. Ancak Başbakan Herbert Asquith’in görevden ayrılması ve Lloyd George’un başbakan olması siyonizm için dönüm noktası oldu.

Siyonist Dernekleri Federasyonu adına Lord Rotschild’e İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour tarafından yazılan 2 Kasım 1917 tarihli mektup Balfour Bildirisi olarak bilinecek ve Filistin toprakları bu mektupta vaat edilenlerden sonra tekrar eskisi gibi olmayacaktı. Balfour’un mektubunda Yahudiler için millî bir yurt kurulmasının İngiltere tarafından olumlu karşılandığı ve İngiltere’nin elinden geleni yapacağı ifade ediliyordu. Her ne kadar mektupta Filistin’de yaşayan ve Yahudi olmayan toplulukların haklarına zarar gelmeyeceği hususu vurgulansa da böyle olmadı. Bölge 100 yıldır kan ve gözyaşından kurtulamadı.

Gaziler Sultanı ve Ufukların Efendisi

Orhan Gazi döneminde Osmanlılar aşiretten devlete geçtiler. İlk Osmanlı parası basıldı. Anadolu beylikleri aşiretlerle savaşırken Osmanlılar düzenli birlikler kurdular. Bursa, İznik ve İzmit fethedildi. Osmanlılar’ın Rumeli’ye geçişi devletin büyümesi yolunda çok önemli bir adımdı. Anadolu’nun en küçük beyliklerinden biri olan Osmanlı beyliği Orhan Gazi döneminde büyük bir gelişme göstererek Anadolu’daki önemli Türk beyliklerinden biri oldu.

Orhan Gazi’nin yaptırdığı camiinin kitabesine “gaziler sultanı ve ufukların efendisi” yazdırması daha küçük bir beylikken (Bursa, Çanakkale, Balıkesir, Eskişehir, Ankara, Bolu, Kocaeli, Sakarya ve Gelibolu civarlarına hakimdi) Osmanlı hükümdarlarının ufkunun genişliğini gösteriyordu.

‘Cumhuriyet’ Kelimesini Biz Bulduk

102 yıl önce 29 Ekim 1923’te Anayasa’nın birinci maddesi, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İdare şekli halkın kaderini bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayalıdır. Türkiye Devleti’nin yönetim şekli Cumhuriyet’tir” şeklinde değiştirildi. Yeni bir devlet kurulmamış, bu yeni maddeyle yeni bir yönetim şekline ve anlayışına geçilmişti.

Cumhuriyet kelimesinin kökü Cumhur, yani halk kelimesi Arapça kökenlidir. Ancak ‘Cumhuriyet’ kelimesi klasik Arapça’da yoktur. Türkler tarafından türetilmiştir. Bu konuda bir araştırma yapan Bernard Lewis kelimenin 18. yüzyılın sonlarında “Cumhuriyya”, yani Cumhuriyetçilik şeklinde ortaya çıktığını söyler. Bu dönemde Fransız İhtilali’nden dolayı Cumhuriyet’le ilgili terimler Türkçe’de sıkça kullanılmaya başlanmıştı.

Cumhuriyet kelimesi halk hâkimiyetini ifade eder. Türkiye’nin en önemli düşünürlerinden olan rahmetli Durmuş Hocaoğlu, bu durumu yıllar önce “Cumhuriyet’in meşruiyet senedi halktır. Devlet halkın emrine girmedikçe hakiki manada Cumhuriyet olmaz” şeklinde ifade etmişti.

Cumhuriyet’in 102. yıldönümünde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve milletimizin bağımsızlığı için mücadele etmiş olan bütün şehid ve gazilerimizi rahmetle anıyorum.

Bursa Demek, Sudan İbaret Bir Sözdür

Dünyanın en büyük seyyahı Evliya Çelebi İstanbul dışına ilk seyahati 1640 yılında Bursa’ya yaptı. Seyahatnamesinde Bursa’yı anlata anlata bitiremez. Günümüzde de sıkıntısı çeken Bursa için, ‘Kısacası Bursa demek, sudan ibaret bir sözdür’ der.

Evliya Çelebi’nin gözünden Bursa suları:

‘Kaynak suyu çeşmelerinin sayıları ve anlatılması

Hepsi 2.060 can bağışlayan çeşmelerdir. Gerçi bu büyük şehir çeşmeye muhtaç değildir ama gelen gidenler ve memleketinden ayrı kalmış garip susamışlar için hayır sahipleri 2.060 adet çeşme yapmışlar ki her biri hayat suyundan nişan verir.

Bursaya sürülen Şeyhülislâm Aziz Efendi, 200 adet hayat pınarı çeşmeler yaparak can bağışlayan her çeşmenin üzerine “Sâhibü’l-hayrât fakir Aziz” diye yazıp birer Fatiha istemiştir. 200 çeşmesi hemen Bezzazistan önünde, Kavukçular içinde, Gelincik Çarşısı’nda, Ulu Cami semtlerinde ve her köşe başında ikişer yerden adam boynu kalınlığında tatlı sular akar, birbirinden doğup geçerek bir çeşmeye daha varır. Bütün çeşmeleri böyle yapılmıştır.

Bu çeşmelerden başka bu şehir içinde toplam 23 bin evde birer akar su bulunmaktadır ki her biri birer su değirmenini yürütür. Bunlar evden eve gidip nice bin havuz, fıskiye ve şadırvanı, ev hamamlarını, bağ ve bostanları sular. Zira bu Bursa Şehri, Ruhban Dağı’nın eteğine düştüğünden bütün evleri biri birinden yüksekçe yapılmış olup haneden haneye su akıtmak mümkündür.

Bütün suların kaynağı 17 gözdür. Bunlardan en önemlisi hayat suyu olan Pınarbaşı’dır ki Ruhban Dağı’nın eteğinde nice yerde kayalardan pak, saf, beyaz ve temiz berrak su çıkıp Bursa Şehri’ni istila eder.

Sünderlibaşı, Çatal Kaynakbaşı, Kepizbaşı, Naşi Deresibaşı, Sobranbaşı, Ardıçlıbaşı, Hansunbaşı, Billur Kaynağı, Samanlı Kaynak. Keşiş Dağı’nda bir pınar vardır, akıp kaybolur, oradan saman döküldüğünde bu mahalden saman görülünce için Samanlı Kaynak derler. Diğerleri; Şeker Kaynağı, Selâm Kayası Kaynağı, Kral Kaynağı ve Murad Dede Kaynağı. Kısacası 17 adet büyük kaynak vardır ki Temmuz ayında bunların birine insanoğlu elini sokup üç taş çıkarmaya gücü yetmez. Ta bu derece soğuk sulardır. Ancak zamanın geçmesiyle su yolları bozulup zalim suyolcuları geceleyin su yollarına at fışkısı dökerler, yıkılmış ve bozulmuş olan yerleri fışkı ile kapanır, su akar ama elbette suların lezzeti ve rengi değişir. Fakat gündüz gözüne fışkı dökmek ihtimalleri yoktur, yoksa hakim haklarından gelir. Ağız tadı olan ve zevk sahibi kimseler ise anılan on yedi kaynaktan ve nice yüz temiz çeşmelerden su getirerek içip safa ederler. Kısacası Bursa demek, sudan ibaret bir sözdür.

Su değirmenlerinin özellikleri

Tamamı 170 su değirmeni vardır. Pınarbaşı’ndan aşağı Balıkpazarı’na doğru biri birinden aşağı baştan başa değirmenlerdir. Balabancık’tan aşağı nice değirmenler vardır. Iğrandı Deresi’nde, Miskinler tarafında, Tabahane tarafında, İç Kale altında ve Hasan Paşa Kapısı tarafında da kat kat değirmenler vardır.

Hayat suyu selsebillerin anlatılması

Hepsi 600’dür. Bu şehir sebilhaneye muhtaç değildir ama Osmanoğlu devletinin kemâlinden eski padişahlar, seçkinler ve ileri gelenler sebilhaneler yapıp sıcak yaz aylarında bütün susamışlara Ruhban Dağı’nın billur gibi buzundan kar parçalı hayat suları dağıtıp içen canlara sebilhaneciler, “Rableri de onlara gayet temiz bir şarap içirmiştir.” [Dehr, 21] âyetini okurlar. Mükellef, donanımlı ve bakımlı sebilhaneler vardır.

Bursa Şehri’nin hamamlarının anlatılması

Tamamı ( ) adet eski hamamlardır ama hepsinden havası, suyu, yapısı, hizmet edenleri ve esvapları pak Çelebi Sultan Mehmed Hamamı, anlatmaya ve tarif etmeye ihtiyacı olmayan aydınlık bir hamamdır. İnebeyi Çarşısı Hamamı, Yıldırım Han’ın evkafıdır. Tahtakale Hamamı, Kayağan Çarşısı Hamamı, Bostancı Hamamı, Kale Hamamı, Bıçakçı Hamamı, Muradiye Hamamı ve Yıldırım Hamamı……….Bu hamamlar tamamen çifte hamamlardır ki bütün insanlar içindir.

Ev hamamları

Hepsi 3 bindir. Bu şehrin suyu bol olduğundan ev hamamları gayet çoktur. Birkaçını ev sahipleri kâr etmek için herkese açık hamamlar haline getirip dışarıdan yeni kapılar açmışlar’.

(Evliya Çelebi Seyahatnamesi, haz. Seyit Ali Kahraman, Yeditepe Yayınevi, 2. Cilt).

Türkler Filistin’i 8 Asır Yönetti

Kısa bir süre önce Netanyahu’nun Silvan (Siloam) kitabesini Türkiye’den istemesi gündeme gelmişti. Bu kitabe Siyonist ideolojiye tarihi meşruiyet kazandırmak için kullanılmak isteniyor. Tarihi bilgileri tahrif ederek kurgulanmış geçmişten geleceği inşa etmek istiyorlar. Yahudi tarihçiler Filistin ve Kudüs’ü tarih boyunca uzun süre kendileri yönetmişler ve büyük imparatorluklar kurmuşlar gibi bir hava ve algı yaratırlar. Ancak tarihi gerçeklere göre Yahudiler’in Filistin ve Kudüs hakimiyeti çok uzun olmamıştır. Filistin’i yaklaşık 800 yılla en uzun süre yöneten Türklerdir. Tarihteki en büyük Yahudi Krallığı da Osmanlı’nın Kudüs Sancağı büyüklüğündedir.

Filistin’i Yöneten Milletler

  • Türk Hakimiyeti (Tolunoğulları, İhşidîler, Kurlu Bey Beyliği, Selçuklular, Eyyubîler, Memlükler, Osmanlılar) - 820 yıl.
  • Roma hakimiyeti - 686 yıl.
  • Yahudi hakimiyeti - 515 yıl.
  • Arap Hakimiyeti - 371 yıl.
  • Fars Hakimiyeti – 222 yıl.

Bilinmeyen Büyük Türk Denizcisi

Denizlerin tarihimizde yeri oldukça az gibi görünür ve Türklerin denizlerden uzak kaldığı anlatılır. Ancak bu yanlıştır. Nitekim denizlere damgasını vuran Sefer Reis gibi isimlerini bilmediğimiz birçok büyük Türk denizcisi vardır.

Sefer Reis, 1540-1565 yılları arasında Kızıldeniz, Umman Denizi ve Batı Hint Okyanusu sularının muhafızlığını yapan Osmanlı kaptanıydı ve Portekizliler’in korkulu rüyasıydı. İsmi uzun süre bilinmedi. Yakın zamanda yapılan araştırmalar sayesinde bu büyük Türk denizcisini tanıdık.

Tarih-i Hindi Garbi’de Amerika’da Deniz Adamı

Osmanlı İmparatorluğu’nda Amerika hakkında en geniş bilgiyi veren eser, III. Murad döneminde yazıldı. Yazarı bilinmeyen Tarih-i Hind-i Garbi (Batı Hindistan Tarihi) isimli bu eser Amerika’nın keşfini anlatır. Thomas Goodrich, bu eserin İtalyanca kitaplar kullanılarak yazıldığını tespit etmiştir.

Osmanlı Tarihinin En Büyük Mareşali: Yavuz Sultan Selim

Gerçek bir harp dehası olan Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tarihinin en büyük mareşali idi. Dünyanın en büyük cihangirlerinden I. Selim, 505 yıl önce 21 Eylül’ü 22 Eylül’e bağlayan gece vefat etti. Yavuz’u en iyi Şeyhülislam İbn Kemal’in, “Az zamanda çok işler başarmıştı. Onun gölgesi bütün cihanı kaplamıştı. Sultan Selim devrinin güneşi idi. İkindi gölgesi uzar ama zamanı kısadır. Öldü Sultan Selim, eyvah göçüp gitti. Artık ona hem kılıç, hem kalem ağlasın” mısraları anlatır.

Türkçe’yi Osmanlı Devleti, resmî dil ve bilim dili yaptı

Osmanlılar’dan önce Anadolu’da hüküm süren Türkiye Selçukluları’nın resmî dili Farsça idi. Selçuklukar’dan sonra kurulan beyliklerde de uzun süre bu şekilde devam etti. Örneğin Hamidoğlu Hüseyin Bey’in, 1377’de I.Murad’a Niş’in fethini kutlamak için gönderdiği tebriknâme Farsça’dır. Karamanoğlu Mehmed Bey’in Konya’yı aldığı zaman Türkçe’yi resmî dil ilân etmesi de bir sonuç vermemişti. Osmanlılar ise Türkçe’yi ilk dönemlerden itibaren resmî dil olarak kabul edip, yazışmalarında kullandılar.

Osmanlı’dan önceki Türk devletlerinde yazılan bilimsel eserlerde Türkçe’nin adı bile yoktu. Edebi ve bilimsel eserlerdeki Arapça ve Farsça’nın hakimiyeti de Osmanlı döneminde kademe kademe azaldı. Türkçe bilimsel eserler arttı.

Şiloah/Siloa Yazıtı-Silvan Yazıtı

Türkiye’de bulunan Yahudi tarihiyle ilgili 3 önemli yazıtın en önemlisidir. Yazıt, 1880’de Kudüs’te Şiloah Tüneli (Hezekiel Tüneli) içinde bulundu. Fenike Alfabesi’yle yazılan tablet tünelin duvarında bulunuyordu. Şehrin dışında Kidron Vadisi’nde bulunan Gihon kaynağındaki su yaklaşık 500 metrelik bir kanalla şehirde inşa edilen Şiloah Havuzu’na yönlendirilmişti. 6 satırlık yazıtın M.Ö. 8. yüzyılda yapılan bu kanalı anlattığı iddia edilir. Metin, Eski Ahit’te Kral Hezekiya döneminde anlatılan Asur kuşatması tehlikesine karşı inşa ediken su kanalıyla ilişkilendirilmiş olsa da, tarihiyle ilgili farklı görüşler de vardır.

Şiloah Yazıtı çıkarılırken kırıldı. 1882’de İstanbul’a Müze-i Hümayun’a gönderildi. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndedir. Yahudi bilim adamları yazıtın Türkiye için önemli olmadığını iddia edip, değişik argümanlar ileri sürerek İsrail’e verilmesi yönünde ortam oluşturmaya çalıştılar. İsrailli yöneticiler ise yazıtı Türkiye’den birçok defa talep ettiler. 1998’de Netanyahu, Başbakan Mesut Yılmaz’dan yazıtı istedi, kabul edilmedi. 2007’de Kudüs Belediye Başkanı Uri Lupoliansk, Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi Namık Tan’dan yazıtı talep etti. Reddedildi. En son ise 2022’de İsrail Cumhurbaşkanı Herzog Türkiye’ye geldiğinde yazıt gündeme geldi. Yetkililer bu hususun sözkonusu bile edilemeyeceği cevabını verdiler.

Bu yazıt 1882’de İstanbul’a geldiğinde Kudüs Osmanlı toprağıydı. Kendi toprağımızdan çalınmasın diye başkentteki imparatorluk müzesine getirmiştik. O dönemde İsrail diye bir devlet de yoktu.

Ölüm Döşeğindeyken Bile Azerbaycan’da Katledilen Kardeşlerimizin Yardımına Koşmuştuk

I. Dünya Savaşı’nın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, Ermeni-Rus ve İngilizler’i mağlup ederek 15 Eylül 1918’de Bakü’yü işgalcilerden kurtarıp, Azerbaycan Türkleri’ne yapılan zulmü sonlandırdı.

Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Killigil Paşa’yı ve bu yolda mücadele eden bütün kahramanlarımızı rahmetle anıyorum.

112 Önce Bakanlar Kurulunda Katar Tartışması

11 Mart 1913’te Osmanlı Bakanlar Kurulu’nda Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, “Irak’taki istikbalimiz için Katar gibi devlete hiçbir faydası olmayan yeri İngiltere’ye terk edelim” demiş, Küçük Said Paşa, Oskan ve Besarya efendiler ise bu düşünceye karşı çıkmıştı. Mahmud Şevket Paşa’nın günlüğünde yazdıkları, Osmanlı çökerken yönetimde yapılan zaaflar kadar devlet aklına sahip devlet adamlarının görüşlerini de ortaya koyuyor.

İzmir’e Giren İlk Türk Subayı

Büyük Taarruz’un son safhasında İzmir’e ilk olarak Yüzbaşı Şerafeddin Bey’in birlikleri girdi. Birlikler, 9 Eylül saat 10.30’da hükümet konağına ulaştılar. Binaya giren Yüzbaşı Şerafeddin Bey, yüzündeki yaranın kanına bulaşan bayrağı gözyaşları içinde göndere çekti. Böylece İzmir’in 1213 gün süren esareti sona erdi.

İzmir’in kurtuluşu haberi yurtiçinde ve yurtdışında büyük gösterilere sebep oldu. Sultanahmet Meydanı’nda binlerce kişi tarafından kutlama yapıldı. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinde bu meydana konulan siyah bayrak yerine, kırmızı bayrak konulup dalgalanışı seyredildi. Ayasofya’da 25 bin kişinin katıldığı bir mevlit yapıldı.

Osmanlı Döneminde Çocuklar Okula ‘Amin Alayı’ ile Başlardı

Bugün yeni bir eğitim-öğretim dönemi başladı. Osmanlı döneminde çocukların okula başlaması gelenek haline gelmiş törenlerle olurdu.

Çocuğun okula başlayacağı gün, bütün aile hava aydınlanmadan kalkardı.

Yeni elbiseler giydirilen çocuğun boynuna işlemeli bir Kur’an cüz kesesi asılırdı.

Evden hazırlıklar bittikten sonra Eyüp Sultan ve Fatih türbeleri ziyaret edilirdi. Aile türbe ziyaretinden döndükten sonra mektebin diğer çocukları okula başlayacak arkadaşlarını evinden alarak ilahi ve aminlerle götürmek için eve gelirlerdi. Çocukların okula törenle başlamalarına “amin alayı” veya “bed-i besmel” denirdi.

Ergenekon’un Yeri Bulundu

İslamiyetten Önceki Türk tarihi üzerine en önemli araştırmaları yapan Ahmet Taşağıl hocamız Göktürkler döneminde 640’larda geçen Ergenekon destanının geçtiği yeri buldu.

Ergenekon, Moğolistan’da Altay Dağları’nın kuzeydoğusunda, Nogoonnur ilçesinde. Doğusunda Küçük Türgen batısında Büyük Türgen kuzeyinde Tannu Ola dağları var. Dört tarafı dağlarla çevrili.

Bölgede kömür ve demir madenleri bulunuyor. Ahmet Taşağıl, Ergenekon’la ilgili tespitlerini Pelin Çift’in Gündem Ötesi programında anlattı.

Mevlid Kandili

Bu gece (03.09.2025) Mevlid Kandili. Türkiye’de ve birçok İslam ülkesinde mevlidler okunacak. Irak ve Güneydoğu Anadolu’da bir Türk beyliği kuran Beğteginli hükümdarlarından Muzafferüddin Kökböri’nin 1200’lerde düzenlettiği muhteşem mevlid törenleri, daha sonra İslam dünyasına yayıldı.

Mevlid Kandilimiz mübarek olsun. Mübarek Mevlid Kandili’nin Milletimize, İslam Alemine ve İnsanlığa hayırlar getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Osman Gazi’nin Mirası

Osman Gazi 1324’te bir devlet kurucusu olarak vefat etti. Vefat ettiğinde arkasında fazla bir mal varlığı bırakmamıştı.

Koskoca bir imparatorluğun kurucusunun mirası şunlardı: “Bir at zırh takımı, bir tuzluk, bir kaşıklık, bir çift çizme, bir kılıç, Alaşehir dokumasından kırmızı sancaklar, bir tirkeş, bir mızrak, birkaç at, misafirlerine ikram için beslediği üç sürü koyun”.

Büyük Taarruz, Türk Tarihinin Son Asırlardaki En Önemli Taarruzudur

Milli Mücadele’nin sonunda 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, Türk tarihinin son asırlarındaki en önemli taarruzudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün komuta ettiği Türk kuvvetleri, Büyük Taarruz ile 14 gün gibi kısa bir sürede Yunan Ordusu’nu denize dökmüştü. İmparatorluğun son dönemindeki askeri başarılarımıza bakarsak bunların savunma savaşları olduğunu görürüz. Plevne, Şıpka, Yanya savunmaları gibi.

Sarıkamış ve Kanal harekâtı gibi taarruzları ise kaybetmiştik. 9 Eylül’de Yunan ordusunun Ege’ye dökülmesiyle neticelenen Büyük Taarruz’da ise büyük bir zafer kazanılıp, Türkler’in Asya’ya sürülmesi ve topraklarının paylaşılması planı olan Şark Meselesi’nde Avrupa’nın son noktayı koyması önlenmiştir.

Anadolu’yu Türkiye Yapan Malazgirt Savaşı Dünya Tarihinin En Büyük Dönüm Noktalarından Biridir

26 Ağustos 1071 Cuma günü Selçuklu ve Bizans orduları Malazgirt’te karşılaştı. Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan, kendisinden daha büyük bir orduyu uyguladığı akıllı savaş planıyla mağlup etti. Malazgirt Zaferi, Bizans ordusunu ve mukavemetini çökertti ve Anadolu’nun kapılarını sonuna kadar Türkmenler’e açtı. Bizans’ın yediği bu büyük darbe, Türkmenler’in Anadolu’ya sel hâlinde dolmalarını sağladı. Anadolu “Türkiye” oldu.

Türkler’in Anadolu’yu vatan tutmalarından sonra izledikleri siyasi, askeri ve dini politikalar Ortadoğu’nun, Kafkasya’nın, Afrika’nın Avrupa’nın şekillenmesinde önemli rol oynadı.

Doğu’dan Türk Göçü Durunca Osmanlı Dinamizmini Kaybetti

9. yüzyılın ortalarından itibaren Türkler, Anadolu’da yerleşmeye başlamışlardı. Asıl yerleşme ise 1071 Malazgirt savaşıyla oldu. Malazgirt’ten sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı oluştu. Türkmenler, büyük kitleler hâlinde Anadolu’ya gelmeye başladılar. Türk göçü birkaç asır sürdü. Anadolu’ya en büyük Türkmen dalgalarından birisi 13. yüzyılda Türkistan’ın Moğol istilasına uğramasından sonra gerçekleşti.

Osmanlı Devleti, Doğu’dan mütemadiyen devam eden Türkmen göçü sayesinde kuruldu ve büyüdü. Fethettiği yerlere kalabalık Türkmen kitleleri yerleştirebildiği için Rumeli vatan oldu.

Türkmenler’in göçü 16. yüzyılda Safevî Devleti’nin kurulmasına kadar devam etti. Safevî Devleti’nin kurulmasından sonra Türkistan ile Anadolu arasındaki bu göç kanalı kapandı. Osmanlı Devleti, Orta Avrupa’da yeni fethettiği yerlere yerleştirecek Türk nüfusu bulamadığı için bu bölgelerdeki hakimiyeti Balkanlardaki kadar kuvvetli olmadı. Osmanlı Devleti göç durunca dinamizmini kaybetti.

Kara ve Denizlerin Sultanı

Osmanlı İmparatorluğu 16. yüzyılda denizlerde büyük bir güç hâline gelince dünya siyasetinde önemli bir aktör oldu. Denizlerin tarihimizde yeri oldukça az gibi görünür ve Türkler’in tarih boyunca denizlerden uzak kaldığı anlatılır. Bunun sebebi denizcilik tarihimizle ilgili fazla araştırma yapılmamasıdır. Osmanlı denizcilik tarihi üzerine İdris Bostan hocamız başta olmak üzere son yıllarda yapılan araştırmalar denizciliğimize haksızlık yaptığımızı ortaya çıkarmıştır. Osmanlı padişahları II. Murad zamanından itibaren “Sultanü’l-berri ve’l-bahr (Kara ve Denizlerin Sultanı) ünvanını kullanmaya başladılar.

16. yüzyılda donanmamızın gücü sayesinde Uzakdoğu ve Hindistan’daki Müslüman devletlere yardım eli uzatan, ticarî ve dinî amaçlarla deniz güvenliğini sağlamakla sorumlu olan bir Osmanlı İmparatorluğu ortaya çıktı.

İkinci Abdülhamid’in Müslümanları Bir Bütün Halinde Tutma Siyaseti ve Tek Dilde Hutbe Okutması

Osmanlı döneminde Müslümanlar’ın bir bütün olması siyaseti izlenmişti. Prof. Dr. Vahdettin Engin’in bulduğu bazı belgeler II. Abdülhamid’in bu birliğin bozulmaması için Arnavutça hutbe okunmasına izin vermediğini ortaya çıkarmıştır.

Arnavutlar’ın yaşadığı İşkodra’da imparatorluğun son yıllarında hutbe okunurken yeni bir âdet başlamıştı. Cuma hutbesi Arapça okunduktan sonra imam Arnavutça anlamını cemaate söylüyordu. Ancak bu uygulama bir müddet sonra din adamlarını ve halkı ikiye böldü. Hatta iş tarafların silahlı olarak camiye gelmesine kadar gitti.

Bu gelişmeler üzerine 1891 Temmuz’unda mesele İstanbul’a soruldu. Şeyhülislâm, hutbenin Arapça olarak okunduktan sonra cemaate Arnavutça mealinin de okunmasında bir sakınca olmadığı şeklinde görüş bildirdi. Hükümet de şeyhülislamın görüşü doğrultusunda, Arnavutça hutbe okunabileceği kararına vardı. Fakat bu aşamada II. Abdülhamid duruma müdahale etti. Sultan’ın esas endişesi, ülke bütünlüğünü tehlikeye düşürecek birtakım gelişmelerin yaşanması idi. Yani padişaha göre işin siyasi bir boyutu da vardı ve esas olarak bunun göz ardı edilmemesi lazımdı.

Padişah, hükümete gönderdiği yazıda şu konuların üzerinde durmuştu: “Kur’an’ın halkın anlayabileceği dilden vaizlerce izah edilmesi ile Cuma hutbesinin Arnavutça okunması birbirinden ayrı şeylerdir. Bildiğiniz gibi, bir süre önce Arnavutlar siyasi amaçlı bir örgüt kurdular. Bunlar Arnavutça’yı ıslah etmek gibi gerekçelerle Arnavutça eğitim yapmak istiyorlar. Bu amaçla Latin harfleriyle yazılmış alfabe kitapları hazırladılar. Cuma hutbesinin cemaate Arnavutça okunması meselesinin gündeme getirilmesi de söz konusu maksatlara hizmet etme amacını taşımaktadır. Bunun önü alınmadığı takdirde, Arnavutça bütün kitaplar Latin alfabesi ile yazılmak istenecek, bu talep giderek Kur’an-ı Kerim’in de Latin harfleri ile yazılması gibi vahim bir netice doğuracaktır”.

II. Abdülhamid’in bu analizi üzerine hükümet, Cuma hutbesinin Arapça okunmaya devam edilmesi yönünde karar verdi.

Osmanlı’nın Avrupa’dan Üstün Organizasyon ve Ekonomik Gücü

Osmanlı İmparatorluğu 16. yüzyılda her yönüyle muhteşemdi ve Avrupa’ya karşı birçok alanda ezici üstünlüğü vardı.

Kanuni tarafından 1550-1559 yılları arasında yaptırılan Süleymaniye Külliyesi gibi büyük bir yapı topluluğu 60 milyon akçe (1 milyon altın) gibi çok büyük miktarda bir para harcanarak 9 yıl gibi kısa bir zamanda bitirildi.

Süleymaniye külliyesi 9 yılda bitirilirken Avrupa’nın birçok değişik ülkesindeki önemli yapılar parasızlık, salgın hastalıklar, isyanlar ve savaşlardan dolayı çok daha uzun sürede bitirilebilmişti. Fransa’da Notre Dame Katedrali 97 yılda (1163-1260), İspanya Salamanca’da Yeni Katedral 200 yılda (1533-1733), İspanya’da Segovia Katedrali’nin ilk aşaması 32 yılda (1525-1557), Portekiz’de Jeronimos Manastırı 100 yılda (1501-1601), Portekiz’de Batalha Manastırı 130 yılda (1387-1517), Almanya’da Köln Katedrali 632 yılda (1248-1880), İtalya’da Floransa Katedrali 140 yılda (1296-1436), Vatikan’da San Pietro Bazilikası 120 yılda (1506-1626), Polonya’da Azize Meryem Bazilikası 30 yılda (1290-1320) bitirilmişti.

Osmanlı Beyliği Nüfus Üstünlüğü ve Gaza Anlayışı Sayesinde Cihan İmparatorluğu Oldu

Osmanlı Beyliği’nin, 14. yüzyılın başlarında Anadolu’da mevcut olan beyliklerin içerisinde gerek toprak gerekse insan potansiyeli açısından en küçüklerinden birisi iken, onların arasından nasıl sıyrılıp büyük bir imparatorluğa dönüştüğü tarihçiler arasında uzun süre tartışılmıştır.

Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu meselesinin, 13. ve 14. yüzyıllar Anadolu tarihi çerçevesinde nüfusu öne çıkararak ele alır. Halil İnalcık, Osmanlı Beyliği’nin büyümesini açıklarken doğudan mütemadiyen devam eden Türkmen göçü ve gaza fikrinin üzerinde durur. Moğol baskısı sonucu önce Kafkaslar’dan Doğu ve Orta Anadolu’ya, daha sonra da Orta Anadolu’dan batıya göç etmek zorunda kalan yüzbinlerce Türkmen, Ege bölgesini ele geçirerek, burada gazi Türkmen beyliklerini kurdular.

Türkmenler arasında, bu devirde mevcut olan gaza ruhunu Batı Anadolu’daki Germiyan, Aydınoğlu, Menteşe, Karesi, Hamid ve Saruhan beylikleri ile Karadeniz bölgesindeki Çobanoğlu Beyliği yaşatıyorlardı. Bu beylikler hem gaza adına Hristiyanlar’la savaştılar, hem de fethettikleri bölgelere doğudan gelmeye devam eden Türkmenler’i yerleştirdiler.13. yüzyılın sonlarında Sakarya bölgesinde gazanın temsilcisi olan Çobanoğulları, Bizans’la barış yaparak gazayı bıraktı. Bundan sonra ise bölgede Bizans’a karşı akınların liderliğini daha önce Çobanoğulları’na tâbi olan Osman Gazi aldı ve şiddetli bir gaza faaliyetine başladı. Osman Gazi’nin gazayı son derece atılgan tavırla sürdürmesi, onu gazilerin gerçek önderi durumuna yükseltti. 1302’de Bizans’a karşı kazandığı Koyunhisar Savaşı, Osman Gazi’nin sınır boyunda bulunan Türkmenler arasındaki gazi şöhretini artırdı. Değişik bölgelerden gelen gaziler akın akın onun bayrağı altına koştular.

Daha sonraki yıllarda Batı Anadolu’da meydana gelen gelişmeler de Osmanlılar’a alan açtı. 1320’li yıllarda Batı Anadolu’da gazayı sürdüren beyliklere karşı teşkil edilmiş Haçlı donanmasının baskısı sonucu, Karesi, Menteşe gibi beylikler Haçlılarla anlaşarak gaza faaliyetlerini bıraktılar. Gaza bayrağını taşıyan son beylik olan Aydınoğulları da, Umur Bey’in, Hristiyanlar’ın eline geçen İzmir’i geri almaya çalışırken şehid olması sonucu mücadeleden çekildi.

Böylece Osmanlılar, Hristiyanlar’a karşı sürdürülen gaza faaliyetlerinde tek başına kaldılar.

Osmanlılar’ın gittikçe genişleyen gaza faaliyetleri, doğudan gelmeye devam eden Türkmen kitlelerini, onların bayrağı altına soktu. Anadolu’ya gelen Türkler, Anadolu’daki Rumlar’dan fazlaydı. Bu savaşçı potansiyeli ve Anadolu’ya gelen çok kalabalık Türkmen kitleleri, Osmanlı Beyliği’nin fütuhat yolu ile büyüyerek dünyanın en büyük devletlerinden biri olmasını sağladı.

Osmanlı’nın Kuruluşunu Anlatan İlk Osmanlı Tarihi Kayıp

İlk Osmanlı tarihi, 15. yüzyılın başlarında yazılmış olan Yahşi Fakih Menakıbnâmesi’dir. Ancak bu eser kayıptır. Yahşi Fakih, Orhan Gazi’nin İmamı İshak Fakih’in oğludur. Eserini yazarken kendi gördüklerinin yanısıra babasının şahit olduğu ve duyduğu hadiseleri de kullanmış olmalıdır. İlk devirlere ait önemli bilgiler veren bir tarih kaleme almış olan Aşıkpaşazâde, Geyve’den geçerken hastalanmış ve Yahşi Fakih’in evinde misafir olmuştu. Burada Yahşi Fakih’in yazdığı kitabı görüp, okumuş ve kendi tarihini yazarken de bu bilgileri kullanmıştır. Aşıkpaşazade, ‘Yahşi Fakih, Sultan Yıldırım Bayezid Han’a gelinceye kadar bu olayları ve menkıbeleri yazmış. Ben de Orhan Gazi’nin imamının oğlu Yahşi Fakih’e bağlı kalarak başkalarından duyduklarımla birlikte Osmanoğulları’nın sözlerinden ve olaylarla dolu menkıbelerinden bazılarını özetle kaleme aldım’ demiştir. Ancak Aşıkpaşazade’nin, Yahşi Fakih’in eserini ne şekilde kendi tarihine aldığını, eksiltme ve ekleme yapıp yapmadığını bilmiyoruz.

Yahşi Fakih Menakıbnâmesi muhtemelen Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarına dair bilgi veren Anonim Tevârih-i Âl-i Osmânlar’a da kaynak olmuştur.

Tarihçilerin en büyük rüyası kayıp olan Yahşi Fakih Menakıbnâmesi’ni bulmaktır. Bakalım bir gün bulunacak mı?

Picasso Tablosu Değil Osmanlı Maliye Evrakı

Bu gördüğünüz belge adeta bir sanat eseri. Şu anda Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nde bulunuyor. 1733 yılı Mart ayından başlayarak Osmanlı maliyesinin en büyük bürosu Başmuhasebe Kalemi tarafından okunması oldukça güç, girift, noktasız yazı türü olan siyakatla tutulan Anadolu eyaletine ait bir Atik Malikane defterinden bir sayfa. Söz konusu defterler eyalet merkezli tutulup Malikane mukataaların tevcih, kasr-ı yed ve intikal kayıtlarını içermektedir. Aynı zamanda muaccele miktarlarındaki değişim ve mukataaların hisselere ayrılma durumu da takip edilebilmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu askeri gücü ile fethettiği toprakları Avrupa’dan ve çevresindeki devletlerden çok üstün bürokrasisi ile asırlarca yönetti. Bilgisayar teknolojisinin olmadığı bir dünyada devlet idaresi, sistematik defter serilerine ve bu defterler üzerinden işleyişi organize edebilecek bir bürokrat zümresine sahip olmakla mümkündü. Bu görsel Osmanlı bürokrasisinin bu amaçla ürettiği yüzlerce defter türünden birine ait.

Devlete ait mukataa adı verilen gelirlerin kimlere ne zaman ve nasıl verildiğini uzun periyotlar halinde takip edebilmek için oluşturulmuş. Atik Malikâne adı verilen bu defterler, söz konusu gelirlerden sorumlu maliye bürosu Başmuhasebe Kalemi tarafından tutuluyordu. Eyaletlere göre düzenlenen ve bir gelirin ortalama 40-50 yıllık sahiplerini takip etmeye imkan sağlayan bu defterler bugün karmaşık gibi görünmesine rağmen o günün bürokratları için pratik ve kullanışlıydı.

İsrail’in Arz-ı Mev’ud Hayali

Yahudi İnancına göre Allah’ın Hz. İbrahim’e ve soyundan gelenlere vermeyi vaad ettiği yere ‘Arz-ı Mev’ud’, yani vadedilmiş topraklar denir. İki farklı vaad vardır.

Hz. İbrahim’e yapılan yapılan vaadde “Mısır ırmağından Fırat ırmağına kadar olan bölg” vadedilmiş topraklardır (Sağdaki resim).

Hz. Musa ve Yuşa’ya yapılan vaadde ise ‘Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak’ denilmiştir (Soldaki resim).

İsrail katliamlar ve soykırımla bu olmayacak hayalin peşinde koşuyor.

Tarih Hırsızlığı

Arkeoloji ve antropoloji alanında araştırmaları olan İngiliz bilim adamı Jack Goody’nin ‘Tarih Hırsızlığı’ isimli eseri bütün dünyayı soyan Avrupa’nın tarih alanındaki hırsızlığını anlatıyor. Tarih Hırsızlığı, tarih yazımı aracılığıyla tarihin Batı tarafından ele geçirilişidir.
Hristiyan Avrupa, kendi geçmişini çoğu zaman Batı Avrupa ölçeğinde yaşanmış süreçlere göre kavramsallaştırılıp sunmuş, ardından da dünyanın geri kalanına dayatarak “Doğu’nun tarihini’ çalmıştır. Goody, demokrasi, kapitalizm, bireycilik ve aşk gibi kurumların bulunuşunu sadece Batı’ya mal etmenin, diğer kültürlere yönelik bir hırsızlık olduğunu vurgular.

Hristiyan Avrupa bir üstünlük benimseyip, teleolojik bir tarih yaratarak bu üstünlüğü geçmişe yansıtmıştır. Goody, dünyanın geri kalanı açısından sorunun, ötekilerin hep durağan, dışarıdan yardım almaksızın kendilerini değiştirmeyi kesinlikle beceremez olarak görülmesi olduğunu söyler. Avrupa dünyanın geri kalan tarihini hafife alıp, diğer uygarlıkların tarihini kötüleştiren bir şekilde tarihsel kavramlar ve dönemler dayatmıştır.

Avrupa’nın birçok açıdan Müslüman Doğu ve Güney’e çok borçlu olduğunu dile getiren Goody, bu durumu şöyle açıklar: ‘Ticaret kadar entelektüel yaşam da 14. yüzyıl öncesinde Müslüman Doğu ve Güney’e çok şey borçlandı. Bunda sadece Yunanca’dan yaptıkları çeviriler değil, tıp, astronomi, matematik ve diğer alanlardaki kendi katkıları da rol oynadı. Bu canlanmada, Hindistan ve Çin de paylarını düşeni yaptılar, zira İslam toplumları Güney İspanya’dan Çin sınırına dek Asya’nın tamamına yayılmıştı. Daha net bir ifadeyle birçok bitki, ağaç ve çiçeğin (portakal, çay ve kasımpatı) yanı sıra, Francios Bacon’ın modern toplum açısından merkezi gördüğü, pusula, kâğıt ve barut gibi yeniliklerin kökeni de Doğu’ydu. Matbaanın, porselen, ipekli ve pamuklu tekstil imalatının, aslında sanayinin Doğulu kökenlerinden söz etmeye gerek bile yoktur’.

İki Büyük Türk Devleti Karşı Karşıya

623 yıl önce 28 Temmuz 1402’de Ankara Savaşı’nda iki büyük Türk devleti karşı karşıya geldi. Timur’un ordusu Osmanlı ordusundan daha kalabalıktı. Timur’un ordusunun çoğu süvariydi ve önemli sayıda zırhlı birlikleri vardı. Osmanlı ordusunun önemli bir kısmı ise piyadeydi. Savaşın başlangıcında Osmanlı kuvvetlerinin yaptığı şiddetli saldırı, zırhlı birlikler tarafından durduruldu.

Savaş devam ederken Kara Tatarlar’ın ve Anadolu beyliklerine ait askerlerin karşı tarafa geçmesi Osmanlı ordusunun bozulmasına sebep oldu. Bunun üzerine savaşın kaybedildiğini gören şehzâdeler de kuvvetlerini alarak harp sahrasından ayrıldılar. Yıldırım çekilme tekliflerini reddederek yanındaki 3.000 kişi ile savaşmaya devam etti. Ancak koskoca bir ordu karşısında yapacağı bir şey olmadığından sonunda esir düştü.

Timur, dünya harp tarihinin en büyük dahilerinden biridir. Büyük bir stratejisttir. Bu savaşta Osmanlı kuvvetlerini arkasına takıp yorarak, kendi ordusunun özelliklerine uygun bir yere çekmesi, onun komutanlık dehasını gösterir. Osmanlılar daha önce birçok devleti rahatlıkla mağlup etmişlerdi. Ancak bu sefer karşılarında bir cihan fatihi vardı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü, o dönemde Timur’un ordusunu mağlup edebilecek düzeyde değildi. Ayrıca Yıldırım kendi ülkesindeki bir savaşta, Timur’un belirlediği bir muharebe sahasında savaşmak gibi büyük bir stratejik hata yapmıştı. Timur uyguladığı strateji ile savaşı çok zorlanmadan kazanmıştı.

‘Türkler’ Gelince Anadolu ‘Türkiye’ Oldu

Zaman zaman Türk’üm dememek için Türkiyeliyim diyenler ‘Türkiye’ isminin Türk’ten geldiğini herhalde bilmiyorlar.

Malazgirt’ten sonra Türkler’in akın akın Anadolu’ya gelmeleri sonucu Avrupa’da burası Türkiye diye anılmaya başlandı. Rahmetli Faruk Sümer, 1085’ten itibaren Avrupalılar’ın Anadolu’ya Türkiye demeye başladıklarını söyler. İmparator Friedrich Barbarossa’nın katıldığı Üçüncü Haçlı Seferi’den (1189-1192) itibaren Batılı yazarlar Anadolu’dan, Türk hakimiyetine giren hiçbir ülkeye vermedikleri bir adla Turchia/Turquie (Türkiye) diye söz etmeye başladılar. Turchia: Türklere ait, Türklerin ülkesi manasına gelir.

Bu Haçlı seferinden yarım yüzyıl sonra 1245’te papanın Moğollar’a gönderdiği elçilik heyetinde bulunan Rahip ve diplomat Simon de Saint-Quentin bu isimlendirmeyi sistematik hale getirdi. Tarihçi Claude Cahen’e göre o dönemde çağdaş yazarların gözünde Anadolu’nun Türk niteliği ülkenin bütününe damgasını vurmuştur.

Osmanlı Padişahları Türk Olmakla İftihar Ederlerdi

Osmanlı döneminde yazılmış ‘Tevârih-i Âl-i Osmânlar’ incelendiğinde Osmanlı padişahlarının Orta Asya’dan geldiklerinin ve Türklüklerinin farkında oldukları açıkça görülür. Bu kitaplarda Osmanlı hanedanı Oğuz Han’a bağlanır. Osmanlılar’ın Oğuz neslinden ve Kayı boyundan gösterildiği tarih kitaplarında Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçası olarak ele alınır. Osmanlı hanedanı şeceresini kendisinden önceki ve çağdaşı birçok devletin yaptığı gibi ‘Halifelere veya Cengiz Han’a değil Oğuz Han’‘a bağlayarak Türklüklerini öne çıkarmıştır. Halife olan Osmanlı padişahları Türk olduklarını tarih kitaplarında yazdırtmaktan çekinmemişler, kimse de onlara Türklüklerini ifade ettiler diye söylemleri İslami değil dememiştir.

Türk Dilini Öğreniniz, Çünkü Onların Çok Uzun Sürecek Saltanatları Vardır

Kaşgarlı Mahmud, Araplar’a Türkçe’yi öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek için 1072-1074 yılları arasında ‘‘Divanu Lugati’t-Türk’ isimli ilk Türk dili sözlüğünü kaleme aldı. Eserine Peygamber Efendimize (S.A.V) atfedilen ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır’ hadis-i şerifiyle başlar. ‘Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği Türkçe’yi öğrenmektir der.

Tarih 951 yıl önce eserini kaleme alan Kaşgarlı’yı haklı çıkarmıştır. Türkler, Kaşgarlı’nın eserinin yazıldığı dönemden itibaren Büyük Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu gibi iki cihan devleti kurmuş, bugün ise Türkiye Cumhuriyeti’yle dünyanın en büyük devletlerinden biri olarak Türk hükümranlığını sürdürmektedirler.

Kaşgarlı Mahmud eserinin girişine şöyle başlar: ‘Şimdi, Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmud kulunuz dedi ki:

Gördüm ki: Yüce Tanrı, Türk burçlarında doğurdu devlet güneşini; onların ülkeleri etrafında döndürdü göklerin çemberini; ve onlara ad verdi Türk diye; ülkelerin idaresini verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı onları; ellerine verildi günümüzdeki insanların yuları; onları görevlendirdi halk üzre; onları kuvvetlendirdi hak üzre; aziz kıldı onlara yanaşanları ve idareleri altında çalışanları; onlar (Türkler) sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. En iyi yol konuşmaktır, onların dillerini; duyurabilmek için onlara ve meylettirebilmek için gönüllerini. Takımından ayrılıp Türklere sığındığı zaman bir düşman, güven verilip ona kurtarıldığı zaman korkularından; başkaları da sığınır onunla beraber, ve üzerlerinden kalkmış olur tüm zarar.

Buhara imamlarından ve Nişaburlu bir başka imamdan açıkça ve kesin olarak işittim ki; Onlar Peygamber Efendimize (S.A.V) dayanarak şöyle rivayet ettiler. Peygamberimiz (S.A.V) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır’. Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği budur.

(Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugatit-Türk, neşr. Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Ankara 2020).

En Büyük Yahudi Krallığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kudüs Mutasarrıflığı Kadardı

Türkiye Cumhuriyeti’nin eski başbakanlarından, Tarihçi ve Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanlarından Ord. Prof. Şemseddin Günaltay, ‘Yakın Şark’ isimli kitabında, ‘Suriye ve Filistin’de Davud zamanına kadar 200 yıldan beri kuvvetli devlet görülmemiş olduğu için, onun kabilelere karşı olan başarıları İsrailoğulları nazarında son derece büyümüş yüzyıllarca parlak şiirlerde emsalsiz zaferler gibi tasvir olunmuş, sınırları sahil kısmı hariç olmak üzere Osmanlı İmparatorluğunun eski Kudüs mutasarrıflığına inhisar eden bu küçük prenslik, tarihe muazzam bir imparatorluk gibi mal edilmiştir’ der.

Yayınlandı: • Güncelleme: