Yapay zeka, geliştirici ve araştırmacılar için hazır veri setleri satışa açıldı. → İncele

Sun Tzu - Bölüm 2: Savaşın Yürütülmesi

Sun Tzu, M.Ö. 500 yıllarında Savaş Sanatı adında savaş üzerine kısa bir inceleme yazan Çinli bir generaldi. Yıllar boyunca oldukça etkili oldu ve şu anda onu incelememiş çok az askeri stratejist var.

Aşağıdaki sayfalar her bölümün ilgili kısımlarını kapsamakta ve onlara toplu bir isim vermektedir. 1910 yılında Lionel Giles tarafından yapılan çeviriyi temel almakta ve iş uygulamaları ile temel psikoloji ve liderlik ilkeleri hakkında notlar içeren bir yorum eklemektedir.

Sun Tzu Bölümler

  1. Planların Hazırlanması
  2. Savaşın Yürütülmesi
  3. Hile / Stratejik Hile ile Saldırı
  4. Taktik Düzenlemeler
  5. Enerji & Güç
  6. Zayıf ve Güçlü Noktalar
  7. Manevra
  8. Taktikte Değişiklikler
  9. Ordunun Yürüyüşü
  10. Arazi
  11. Dokuz Durum
  12. Ateşle Saldırı
  13. Casusların Kullanımı

Sun Tzu: 1. Savaş operasyonlarında, sahada bin hızlı savaş arabası, bir o kadar ağır savaş arabası ve yüz bin posta giyimli asker ve onları bin li taşıyacak kadar erzak varsa, misafirlerin ağırlanması, tutkal ve boya gibi küçük eşyalar ve savaş arabaları ve zırhlar için harcanan meblağlar da dahil olmak üzere evde ve cephede yapılan harcamalar, günde toplam bin ons gümüşe ulaşacaktır. 100.000 kişilik bir ordu kurmanın maliyeti budur.

Savaş pek çok açıdan pahalıdır. Pek çok hayata mal olur. Uluslararası ilişkileri mahvedebilir. Evdeki itibarı kırabilir. Ancak hırs ya da intikam ateşi içindeyken her zaman hatırlanması gereken şey, savaşın paraya mal olduğu gibi romantik olmayan bir gerçektir.

Borç para alabilir veya her zaman sahip olduğunuz kaynakları kullanabilirsiniz, ancak yine de savaş için ödeme yapmanız gerekecektir.

Birçok ülke kavgacı bir hükümdar tarafından ekonomik olarak mahvedilmiştir. Savaşları dikkatli seçen bilge bir liderdir.

Aynı şey iş dünyası için de geçerlidir. Rekabet etmek size ürününüzü üretmekten veya hizmetinizi sunmaktan çok daha pahalıya mal olabilir. Kavgalarınızı dikkatle seçin ve savaşmaya karar vermeden önce her zaman maliyeti göz önünde bulundurun.


Sun Tzu: 2. Gerçek bir savaşa girdiğinizde, zaferin gelmesi uzun sürerse, insanların silahları körelir ve şevkleri azalır. Bir şehri kuşatırsanız, gücünüzü tüketirsiniz.

Savaş birkaç nedenden ötürü kısa ve keskin olmalıdır; bunlardan en önemlisi askerlerin makine olmamasıdır.

Savaş, ateşlenmiş ve savaşa hazır birliklerle kazanılır. Uzun süreli seferler onları sadece yıpratır. Kuşatmanın mümkünse kaçınılması gereken kötü bir strateji olmasının bir nedeni de budur.

İş dünyasında, çalışanlarınız da aynı şekilde sadece kısa süreler için yüksek seviyelerde çalışabilir ve yenilenmek ve yeniden canlanmak için molalara ve tatillere ihtiyaç duyarlar.


Sun Tzu: 3. Yine, eğer kampanya uzun sürerse, Devletin kaynakları bu yükü karşılayamayacaktır.

Bir ülke savaşa girdiğinde bundan etkilenenler sadece askerler değildir. Savaş çabalarını desteklemek için çalıştırılmaları gerekirken üzülen aileleri de vardır.

Ve silah, lojistik, maaş ve benzeri sonsuz maliyetler artmaya devam ettikçe devletin kasasındaki para tükenebilir.

İş dünyasında rekabetçi kampanyalar da aynı şekilde maliyetli olabilir. ‘Savaşacağız’ demek başka bir şeydir, bitmek bilmeyen bir savaş için her gün para harcamak başka bir şeydir.


Sun Tzu: 4. Silahlarınız köreldiğinde, şevkiniz söndüğünde, gücünüz tükendiğinde ve hazineniz harcandığında, diğer reisler sizin bu durumunuzdan yararlanmak için ortaya çıkacaktır. O zaman, ne kadar bilge olursa olsun, hiç kimse ortaya çıkması gereken sonuçları önleyemeyecektir.

Birlikler tükendiğinde, silahlar bittiğinde ve destekleyici kaynaklar ortadan kalktığında büyük bir zayıflık içinde olursunuz ve kolayca yenilebilirsiniz. Bu tür durumlar ortaya çıkmadan çok önce görülmeli ve aktif olarak önlenmelidir.

Tersine, düşmanınızı düşük bir noktada yakalayabilirseniz, nispeten daha az maliyetle zaferi kapabilirsiniz.

Düşmanın tükenişinden faydalanmak için ortaya çıkmadan önce yere çömelmek ve kaynaklarını tüketmesine izin vermek savunma stratejilerinden biridir.

İş dünyasında, bu şekilde kazanacağınızı bilmiyorsanız, her şeyi kampanyalara atmaktan sakının. İstikrar çoğu zaman coşkuyu yener.


Sun Tzu: 5. Dolayısıyla, savaşta aptalca bir acelecilik duymuş olsak da, zekânın uzun gecikmelerle ilişkili olduğu hiç görülmemiştir.

“Daha fazla acele, daha az hız” yaygın bir deyiştir. Ancak gecikmenin de bir maliyeti vardır. Düşünmek ve hazırlanmak için zamana ihtiyacınız vardır, ancak ne yaparsanız yapın kaynaklarınız harcandığından gecikmenin bir maliyeti olduğunun da farkında olmalısınız.

Savaşta olduğu gibi iş dünyasında da gecikirseniz rakiplerinize inisiyatifi ele geçirmeleri için alan açmış olursunuz. Planlama ve hazırlık önemli olmakla birlikte, değerin nihai olarak yaratıldığı yer eylemdir.


Sun Tzu: 6. Hiçbir ülkenin uzun süreli savaşlardan fayda sağladığına dair bir örnek yoktur.

Uzun süreli bir savaş, sonunda düşmanı yorsa bile, savaşmak için akıllıca bir yol değildir. Yıpratma savaşı basitçe pahalıdır ve maliyetleri savaş bittikten çok sonra hissedilecektir.

Daha akıllıca bir yol, hızlı bir galibiyet sağlayan kurnazlık ve strateji kullanmaktır.


Sun Tzu: 7. Sadece savaşın kötülüklerini tam olarak bilen biri, savaşı sürdürmenin karlı yolunu tam olarak anlayabilir.

Savaştan kâr elde etmek mümkündür, örneğin giderken yağmalayarak, ancak bunun gerilla ve diğer ince intikamlarda bir bedeli olabilir.

Kötülük genellikle başkalarına zarar vermekten zevk almak anlamına gelir. Kötü insanlar, amaçlarına ulaşmak için bir araç sağladığından ordularda kendilerine yer bulurlar. Ülkelerini ve meslektaşlarını sevmek yerine kendi zevkleri için savaşanlara dikkat edin.

İş dünyasında, sokağa attıkları insanları umursamadan varlıklarını açgözlülükle ellerinden almak için zor durumdaki şirketleri satın alan yırtıcılar bulunabilir. Bu, kendi markası olan iş dünyası için kötüdür.


Sun Tzu: 8. Yetenekli asker ikinci bir vergi toplamaz, erzak arabaları da ikiden fazla yüklenmez.

Savaşlar için ödenen vergiler popüler değildir ve moraller için iyi değildir. Başka yollar bulmak daha iyidir.

Ayrıca, savaş ilan edildiğinde, güçlü bir ordu takviye ya da ikmal beklemez, sürpriz yaparak hızla istila eder, ivme yaratır ve anında zemin kazanır.

İş dünyasında, pazarlama ve satış için bir bütçe sağladıktan sonra, elinizde keple geri dönmek yerine bunu kullanmalı veya başka bir yerden fon bulmalısınız.


Sun Tzu: 9. Evinizden savaş malzemesi getirin, ama düşmandan yiyecek toplayın. Böylece ordunun ihtiyaçları için yeterli yiyeceği olacaktır.

İyi bildiğiniz kendi silahlarınızı kullanmak her zaman daha iyidir.

Yiyecek ve diğer malzemeler için, bunları düşmanınızdan ele geçirebilirseniz çok yardımcı olabilir.

İş dünyasında bu, devlet finansmanını ve desteğini rakiplerin elinden almayı kazanmak gibi bir anlama gelebilir.


Sun Tzu: 10. Devlet maliyesinin yoksulluğu, bir ordunun uzaktan yapılan katkılarla ayakta tutulmasına neden olur. Uzaktan bir ordunun ayakta tutulmasına katkıda bulunmak halkın yoksullaşmasına neden olur.

Devletin orduyu ayakta tutacak parası yoksa, çeşitli vergiler ve bağışlar yoluyla ülkedeki insanlardan fon bulması gerekir. Bu, ev halkının moralini ve kabiliyetini zayıflattığı için savaşmak için iyi bir yol değildir.


Sun Tzu: 11. Öte yandan, bir ordunun yakınlığı fiyatların yükselmesine neden olur; yüksek fiyatlar ise halkın mal varlığının tükenmesine yol açar.

Eğer ordu diğer ülkelerden erzak satın almak zorunda kalırsa, sınırlı kaynaklara olan ek talep fiyatların yükselmesine neden olacaktır. Tüccarlar da başka alternatifi olmayan bir ordudan faydalanabilir.

Ordu erzak satın aldığında ve fiyatlar yükseldiğinde, normalde aynı erzakları satın alacak olanlar yeni fiyatları karşılayamayacaklarını fark edebilir ve bir zamanlar hayranlık duydukları ordudan hoşlanmamaya başlayabilirler.


Sun Tzu: 12. Malları tükendiğinde, köylüler ağır vergilerle karşı karşıya kalacaklardır.

Zorlama, ‘zorla ya da otoriteyle talep etme ya da alma eylemidir’. Savaş zamanında en çok acı çekenler genellikle az geliri olanlardır.


Sun Tzu: 13, 14. Bu madde kaybı ve güç tükenmesiyle halkın evleri çıplak kalacak ve gelirlerinin onda üçü harcanacaktır; hükümetin kırık dökük savaş arabaları, yıpranmış atlar, göğüslükler ve miğferler, yaylar ve oklar, mızraklar ve kalkanlar, koruyucu örtüler, çeki hayvanları ve ağır arabalar için yaptığı harcamalar toplam gelirinin onda dördüne ulaşacaktır.

İşte Sun Tzu’nun zamanında savaşın görünmeyen maliyetinin ne olabileceğine dair bir tahmin aracı. Sizin için şimdi ne kadar?

Daha geniş maliyetleri anlayın, mümkünse bunları ölçün.


Sun Tzu: 15. Bu nedenle akıllı bir general düşmandan yiyecek toplamaya önem verir. Düşmanın bir araba dolusu erzağı kendi yirmi arabasına eşittir ve aynı şekilde onun bir piko erzağı da kendi deposundan yirmi pikoya eşittir.

Düşman birliklerinin yiyeceğini almak, geçtiğiniz ya da uzun ikmal hatlarını sürdürmek zorunda olduğunuz topraklardaki insanların yiyeceğini almaktan daha iyidir.

Bu sadece muharip olmayanlara yardım etmekle kalmaz, aynı zamanda düşmanı da zayıflatır. Bunun motivasyonel etkileri önemlidir.

(Bir pikül 133,3 pound veya 65,5 kilograma eşittir).


Sun Tzu: 16. Şimdi düşmanı öldürmek için adamlarımız öfkeye kapılmalı; düşmanı yenmenin bir yararı olması için ödüllerini almalılar.

Öfkenin vücut ve beyin üzerinde biyokimyasal bir etkisi vardır. Korku unutulur, adrenalin kaslarda dolaşır ve doğal savaşma hali uyandırılır.

İçten içe kaynayan bir öfke de birlikleri uzun vadede motive etmekte etkilidir. Bu şekilde düşmanın zulmü, zafer kazanılana kadar orduyu harekete geçirecek uzun vadeli bir nefret yaratacak şekilde büyütülebilir.

Adalet arzusu, ihanete uğramışlık ya da kutsal değerlerin çiğnenmiş olduğu hissinin bir sonucudur. Zafer, restorasyonun aracı olduğunda, askerler tek bir düşünceyle azılı düşmanlarının yenilgisini isteyeceklerdir.


Sun Tzu: 17. Bu nedenle, savaş arabası savaşında, on veya daha fazla savaş arabası ele geçirildiğinde, ilk ele geçirenler ödüllendirilmelidir. Kendi bayraklarımız düşmanınkilerle değiştirilmeli ve savaş arabaları bizimkilerle karıştırılmalı ve birlikte kullanılmalıdır. Esir alınan askerlere iyi davranılmalı ve saklanmalıdır.

Savaş ganimetlerini lanetli düşmanı yenmenin adil ödülü olarak konumlandırın.

Galipleri ve cesurları kutlayın. Savaş ganimetlerinin alınmasını görkemli bir şey haline getirin.

Ancak dışsal motivasyonun zarar verici etkilerine karşı da dikkatli olunmalıdır. Savaş ganimetleri ana motivasyon haline geldiğinde, askerler odaklarını kaybederler.

Askerlerinizin hayvan gibi olmamasını sağlayın, örneğin esirlere muamelede insanlığı sürdürerek. Düşmanın malları alındığında, kişi affedilebilir.

Esir alınan ve kötü muamele gören askerler, arkadaşları ve aileleri gibi sizden sonsuza kadar nefret edeceklerdir. Onlara iyi davranırsanız sizin tarafınızı daha kolay tutacaklardır. Bunu yapmak düşmanınızı da aynı şekilde cesaretlendirir.


Sun Tzu: 18. Buna, fethedilen düşmanı kendi gücünü arttırmak için kullanmak denir.

Düşmanı etkisiz hale getirmek, ele geçirmek ve mallarını elinden almak sadece size daha fazla güç kazandırır ve daha uzun vadeli zararlara neden olan ikincil hasarları önler.


Sun Tzu: 19. O halde, savaşta en büyük amacınız zafer olsun, uzun seferler değil.

Amaç kazanmaktır, her şeyi ve herkesi istila etmek değil. Düşmanı yenmektir, sonsuza kadar savaşmak değil.

Savaşta zafer kazanılsa da bunun büyük bir bedeli de vardır. Zaferin savaşın sağladığı sonuçlara dönüşmesine izin vermekten sakının. Kahramanlık hikayeleri daha sonra neşelenmek için iyidir ama daha kolay zafer kazanılabilecekken ulus için iyi değildir.


Sun Tzu: 20. Böylece orduların liderinin halkın kaderinin belirleyicisi, ulusun barış içinde mi yoksa tehlikede mi olacağının kendisine bağlı olduğu kişi olduğu bilinebilir.

Liderin eylemleri itibar yaratır. Aranması gereken faydalı itibar, adaletin yerini bulduğu ve bulacağı adil bir güçtür. İnsanlar sizin adil olduğunuzu düşündüklerinde sizden korkabilir ve size güvenebilirler. Saygı en güçlü araçtır.

En zor kavramlar örneği olmayan kavramlardır.

Örneksiz kavramlar, zihinsel temsilin dayanak noktalarını ortadan kaldırarak soyutlama sürecini en üst düzeye taşır. İnsan zihni, anlam inşasında analoji ve örneklemeyi birincil araç olarak kullandığından, referanssız kavramlar kavramsal haritalamada “boş düğüm” işlevi görür.

Bu tür kavramlar genellikle metafizik, saf matematik ya da spekülatif felsefe alanlarında ortaya çıkar ve anlamlandırılmaları, kavramın kendi içsel tutarlılığına ve tanımsal sınırlarına indirgenir. Böylece anlam, duyusal deneyimden değil, tamamen zihinsel yapıların inşasından türetilir.

Daha fazla eşitlik daha az özgürlük, daha fazla özgürlük daha az eşitlik getirir.

Bu önermenin temelinde, özgürlük ve eşitlik arasında tarihsel ve teorik düzlemde süregelen bir gerilim yatar. Negatif özgürlük anlayışı —bireyin devlet müdahalesinden azade olması— bireysel tercihleri öncelerken, bu durum ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesine zemin hazırlayabilir. Öte yandan, eşitlikçi politikalar, özellikle kaynakların yeniden dağıtımını hedeflediğinde, bazı bireysel özgürlük alanlarının kısıtlanmasını kaçınılmaz kılabilir. Bu ikilem, Isaiah Berlin’in iki özgürlük kavramı (negatif ve pozitif özgürlük) ayrımında da ifadesini bulur. Dolayısıyla bu denklem, modern siyasal düzenin hangi değeri öncelikle inşa etmek istediğine dair varoluşsal bir tercih içerir.

Fintan O'Toole - İrlanda Kıtlığını Bu Kadar Ölümcül Kılan Neydi?

Fintan O’Toole tarafından İrlanda Kıtlığını Bu Kadar Ölümcül Kılan Neydi? başlığıyla The New Yorker’da yayımlanan makaleyi okuyabilirsiniz.

Bu kısımda küçük notlara yer verilmiştir.

Büyük Açlık olarak nitelendirilen tarihe kazınan İrlanda’daki bu olayda bir buçuk milyon insan hayatını kaybetti. Bu sayıdan daha fazla olduğu düşünülmektedir.

Su mantarı bir küfün bütün patates mahsüllerini ortadan kaldırması bu kıtlığın sebebidir. Dünyadaki hiçbir kıtlık ölen insan oranına göre 1840 yıllarındaki İrlanda kıtlığı kadar olmamıştır. Hollanda da ölen insan sayısı altmış bin kişi bu sebepten ölmüştür. Aradaki farklar inanılmaz boyuttadır.

Yaşlılık ve kıtlık büyük göçlere sebep oldu bir buçuk milyon insan Kuzey Amerika, İngiltere ve Avusturalya’ya yelken açmak zorunda kaldı.

İrlanda toprakları çorak değil, üretilen malların büyük boyu İngiltere ve gelişmekte olan ülkelerin gönderilmektedir.

Yaşanan kıtlık anlatılacak boyutlarda değildi. Modern dünyanın ve kapitalist sömürün bir örneğidir.

Uygar insanlar et yerdi, İngiltere’nin gayri resmi milli marşında ‘Eski ingiltere’nin kızarmış bifteği’ydi.

Bunu geçici olmadığını ve 1852 yılına kadar kıtlık sürmüştür. Sonuç olarak açıklık ve hastalıktan güçsüz düşen insanlar, aileleri hayatta tutabilmek için ağır fiziksel zor işler ve düşük ücret karşılığında çalıştılar.

Büyük açlık modern bir olay, şimdi aynı zihniyetin başka coğrafyalarda benzer olayları ve piyasaları kontrol ederek düşük ve büyük göçlere sebep olmaktadır.

Bilim bağnazlığı en tehlikeli bağnazlıktır.

Bilimin yöntemi sorgulama ve yanlışlanabilirlik üzerine kuruludur; bu nedenle kendini mutlak hakikat olarak sunmaya başladığında, eleştiriden azade bir dogmaya dönüşme riski taşır. Bilimsel bilginin geçiciliği ve tarihsel bağlamlara bağlı evrimi göz ardı edilip, bilimsel söylem tek meşru bilgi kaynağı olarak yüceltildiğinde, alternatif düşünce biçimleri bastırılır ve eleştirel düşünce felce uğrar. Bu tür bir epistemolojik tekçilik, hem entelektüel çoğulculuğu hem de bilimin kendi ilerleme dinamiğini zayıflatır. Bilimin dogmalaşması, seküler çağın en sofistike inanç sistemine dönüşerek özgür düşünce yerine teknik iktidarın hüküm sürmesine zemin hazırlayabilir.

Kami gökyüzündeki kutsal ruhlardır. Kaze fırtına demektir. Kamikaze kutsal ruhların fırtınası demektir.

“Kami”, Şinto inancında doğa olaylarından atalara, dağlardan nehirlere kadar birçok varlıkta tecelli eden kutsal ruhları ve ilahi güçleri ifade eder. Bu varlıklar gökyüzüyle sınırlı olmayıp, Japon kozmolojisinde hem yeryüzünde hem de semada mukim olarak algılanır; onların “gökyüzü” ile ilişkilendirilmesi, daha çok yücelik ve aşkınlık kavramlarıyla bağlantılıdır. “Kaze” ise Japonca’da rüzgâr veya fırtına anlamına gelir. Bu iki terimin birleşimiyle oluşan “kamikaze”, tarihsel olarak ilk kez 13. yüzyılda Moğol istilasını durdurduğu rivayet edilen tayfunlar için kullanılmıştır ve “ilahi rüzgâr” anlamına gelir. II. Dünya Savaşı sırasında ise bu terim, Japon pilotların kendilerini düşman gemilerine feda ettiği saldırılara atfen, ulusal-mistik bir anlamla yeniden inşa edilmiştir. “Kutsal ruhların fırtınası” mecazı, hem doğal afetin hem de fedakârlık yoluyla zuhur eden bir ilahi müdahalenin semantik katmanlarını taşır.

Sömürgeciliği kolaylaştırmak için emperyalist ülkeler gittikleri toplulukların inandığı mitlerin kodları çözerek insanların zaaflarını kullanarak sömürge haline gitmektedirler.

Emperyalist güçlerin sömürgecilik stratejileri, yalnızca ekonomik ve askeri üstünlüğe dayanmaz; aynı zamanda yerel kültürlerin sembolik ve ritüel yapılarının derinlemesine analiz edilmesini içerir. Mitler, toplumsal davranış ve değer sistemlerini kodlayan kültürel araçlar olarak işlev görür; sömürgeci güçler bu kodları çözerek yerel halkın kolektif psikolojisini manipüle eder, itaat ve bağımlılık ilişkilerini pekiştirir. Bu süreç, kültürel hakimiyetin, fiziksel ve ekonomik kontrol kadar etkili olabileceğini gösterir ve sömürgeciliğin yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda zihinsel bir işgal biçimi olduğunu ortaya koyar.

İsrail: Ulusal Kimlik ve Dinsel Birliktelik

İsrail projesi, esasen İngiltere’nin bir girişimi olarak başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya liderliğini İngiltere’den devralan Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’i Orta Doğu’da stratejik bir karakol olarak konumlandırmıştır.

İsrail devletinin ulus devlet kimliği yoktur. Parça parça göç eden farklı Yahudilerden oluşmaktadır. İsrail üstü örtülen teokratik bir devlettir. Eşkenaz ve seferat iki haham tarafından yönetilir.

Modern (Barbar) İsrail’in demografik yapısı, farklı coğrafyalardan gelen Yahudi diasporasının tarihsel göç dalgalarıyla şekillenmiştir. Aşkenaz, Sefarad, Mizrahi ve Etiyopyalı Yahudiler gibi çeşitli etnik ve kültürel grupların bir araya gelmesi, ortak bir ulusal kimlik inşasını karmaşık bir süreç haline getirmiştir. Bu heterojen yapı, “ulus devlet” kavramının klasik anlamıyla tam örtüşmeyen, daha çok ideolojik ve dini bir çimento ile bütünleşmiş bir siyasal form yaratmıştır. Dolayısıyla İsrail kimliği, etno-dinsel bir birliktelik fikrini merkeze alırken, kültürel ve tarihsel çeşitlilikten doğan iç gerilimleri de sürekli olarak içinde barındırmaktadır.

Yahudilerin 2000 yıllık eğitim ve kültürel bilgiye sahiptir. 7 yaşına kadar talmutu okuyacak kadar çocuklara eğitim verilmektedir. Yahudiler sivil bir örgütlenmeye sahip bir topluluktur.

Evanjeliklerin özellikleri arasında, Amerika’yı “Tanrı’nın ülkesi” ve Amerikalıları “Tanrı’nın halkı” olarak görmeleri dikkat çeker. Geleceğe yönelik güçlü hedefleri bulunmaktadır; örneğin, Tanrı’yı kıyameti başlatmaya zorlamak gibi. Evanjelikler, son derece güçlü bir şekilde Siyonist ve İsrail destekçisidir. Kendilerini “Siyonist Hristiyan” olarak tanımlarlar ve Siyonist İsrail’i desteklemenin dini bir görev olduğuna inanırlar. Ayrıca, kendilerini “yeniden doğmuş Hristiyanlar” olarak nitelendirir ve diğer Hristiyanlara karşı üstünlük hissiyle yaklaşırlar. Yoğun bir şekilde misyonerlik faaliyetleri yürütmektedirler.

İsrail’in Arz-ı Mev’ud, yıllar boyunca süregelen bir ütopik hayalden ibarettir.

Yahudi İnancına göre Allah’ın Hz. İbrahim’e ve soyundan gelenlere vermeyi vaad ettiği yere ‘Arz-ı Mev‘ud’, yani vadedilmiş topraklar denir. İki farklı vaad vardır.

Hz. İbrahim’e yapılan yapılan vaadde “Mısır ırmağından Fırat ırmağına kadar olan bölge” vadedilmiş topraklardır (Sağdaki resim).

Hz. Musa ve Yuşa’ya yapılan vaadde ise ‘Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak’ denilmiştir (Soldaki resim).

İsrail katliamlar ve soykırımla bu olmayacak hayalin peşinde koşuyor.

Erhan Afyoncu

Arz-ı Mevud

İsrail’de yoğun bir sansür uygulanmaktadır. İsrail, varlığını sürdürebilmek için sürekli olarak bir düşman algısı yaratma çabası içerisindedir. Korkular üzerinden beslenen bir ülke olarak, bu stratejiyle kendi iç dinamiklerini ayakta tutmaktadır.

İsrail’de gettolaşmış mahalleler bulunmaktadır. Türkiye’den göç eden Yahudilere ait mahalleler de bu yapının bir parçasını oluşturmaktadır.

Simone Weil’in güzel benzetmesiyle söyleyecek olursak bir ağacın derin köklere sahip olmasını sağlayan enerji, semadan mütemadiyen gelen ışıktır. “Ağacın kökleri gerçekte göktedir.” Gök ile bağını koparanın, kökleri de kurumaya mahkûmdur.

Hikmet en üst rütbedir.

Hikmet, bilgi birikimi ile ahlaki sezginin sentezinden doğan, salt entelektüel donanımın ötesinde bir kavrayış biçimini temsil eder. Antik Yunan’dan İslam düşüncesine uzanan geleneklerde, hikmet “bilgi”nin nihai amacı, hatta bilgeliğin ta kendisi olarak konumlandırılmıştır. Burada “en üst rütbe” ifadesi, hiyerarşik bir bilgi anlayışına işaret eder; çünkü hikmet, yalnızca teorik doğrulara ulaşmayı değil, o doğruların yaşam pratiğine dönüştürülmesini de zorunlu kılar. Bu nedenle, epistemik otoritenin zirvesi olarak hikmet, bilgiyi salt bir araç olmaktan çıkarıp varoluşsal bir rehber haline getirir.

Tarihi anlamak için çalı tiplerini karıştırmak gerekir.

Bu ifade mecaz düzeyinde ele alındığında, tarihî çözümlemelerde yüzeydeki büyük olaylar ya da şahsiyetlerden çok, gölgede kalmış, yerel ve karmaşık unsurların —”çalı tipleri”nin— ayırt edilmesinin gerekliliğine işaret eder. Tıpkı bir ekosistemde çalıların çeşitliliği o alanın biyolojik zenginliğini ve iklimini yansıtıyorsa, tarihte de küçük aktörler, kenarda kalmış yapılar, marjinal topluluklar ve mikro düzeydeki etkileşimler, büyük anlatıların arka planını kurar. “Karıştırmak” fiili, bu unsurların birbirine karışmasını değil, araştırmacının onları bilinçli olarak eşelemesini, toprağın altına bakmasını önerir. Tarihsel hakikat, yalnızca sarayların ya da savaşların değil; geçim tarzlarının, bitki örtüsünün, iklimin, folklorun, hatta coğrafyayla kurulan ilişkinin katmanlarında gizlidir. Bu yaklaşım, Fernand Braudel’in longue durée (uzun süreli tarih) perspektifiyle de örtüşür: Tarih, sadece olaylar silsilesi değil, zamanın derin katmanlarında yeşeren çok sesli bir dokudur.

Timur döneminde gerçekleşen faaliyetler, Türklerin rönesans devri olarak nitelendirilmesine yol açtı ve torunlarının kurduğu devletlerle birlikte günümüzde bile önemli bir rol oynamaktadır. Timur’un Anadolu’ya gelişiyle Türk gelenekleri yeniden canlandı. Aşiretlerin tekrar Türk kökenlerini hatırlaması için fırsatlar sağladı.

Timurlu İmparatorluğu sanıldığı gibi göçebe bir imparatorluk da değildir. İslâm mimarisinin, edebiyatının en güzel eserleri bu sahada meydana gelmiş, başta astronomi olmak üzere birçok bilim dalında önemli çalışmalar yapılmıştır. En büyük şairlerden Ali Şir Nevaî ve astronomi üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı ayda bir kratere adı verilen Uluğ Beyin bu imparatorlukta yaşadıkları hatırlanırsa durum daha iyi anlaşılır. Bazı bilim adamları Timurlu İmparatorluğu’ndaki bu faaliyetleri İslâm Rönesans’ı olarak nitelerler. Osmanlı İmparatorluğu’nun bilim adamı yönünden ihtiyacı en çok bu bölgeden karşılanmış, başta Ali Kuşçu olmak üzere birçok âlimi ülkelerine çekebilmek için Osmanlı padişahları büyük miktarlarda paralar vermişlerdir.

[…]

Timur’un kurduğu imparatorluğun Maveraünnehir bölgesindeki kısmı XVI. yüzyılın başlarına kadar devam etti. Torunlarından Babür’ün Hindistan’da kurduğu devlet de XIX. yüzyıl ortalarına kadar varlığını sürdürdü. Bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’te 300 milyondan fazla Müslüman’ın bulunmasında en büyük rol Timurlularındır.

[…]

Timur’un gelişi aşiret geleneklerini tekrar canlandırdı. Bundan dolayı Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlılar, Kayı boyundan olduklarını özellikle vurguladılar ve Türklüklerini ön plana çıkardılar. Timurlulardan daha üstün olduklarını belirtmek için Oğuz şeceresinde önemli bir yere sahip olan Kayı boyuna mensubiyetlerini her vesileyle belirttiler. O dönemde yazılmış tarih kitaplarında bu husus vurgulandığı gibi, silah ve paraların üzerine de Kayı boyunun damgası vuruldu.

[…]

Kazandıkları zaferlerle gururlanan Akkoyunlular, Osmanlılar’a son darbeyi vurmaya hazırlanıyorlardı. Ancak iki devlet arasında 11 Ağustos 1473’te meydana gelen Otlukbeli Muharebesi’nde Osmanlılar büyük bir zafer kazandılar. Uzun Hasan, ikinci bir Timur olamamıştı. Osmanlılar da 50 yıldır devam eden Timur kompleksinden ve Doğu’dan gelecek tehlike korkusundan kurtulmuşlardı.

Erhan Afyoncu - Sorularla Osmanlı İmparatorluğu

Türk devletleri kendi aralarında çok büyük savaşlar gerçekleştirmiştir. Bu savaşların sonucunda birbirlerine verdikleri inanılmaz yıkımlar ve devletlerin son bulmasına sebep olan durumlar yaşanmıştır.

Türk tarihine göz atıldığında büyük savaşların çoğunun Türk devletlerinin kendi arasında meydana geldiği görülür. Göktürkler’le Türgişler arasında meydana gelen ve ilk defa iki büyük Türk devletinin karşılaşması olan Bolçu savaşlarından itibaren Türk devletleri birçok defa harp meydanlarında karşılaştılar. Gazneliler’le Selçuklular Dandanakan’da, Osmanlılar’la Akkoyunlular Otlukbeli’nde, Osmanlılar’la Safeviler Çaldıran’da, Osmanlılar’la Memlükler Mercidabık ve Ridaniye’de savaştılar.

Erhan Afyoncu - Sorularla Osmanlı İmparatorluğu

Yakîn dini batini bir lafızdır. Yakîn ve yakin ayrı şeyler değildir. Yakın mesafe anlamındadır.

“Yakîn” terimi, Kur’an ve tasavvuf geleneğinde yalnızca mekânsal bir yakınlığa değil, marifet yoluyla ulaşılan kesin bilgiye ve varoluşsal eminliğe işaret eder. Bu bağlamda “yakîn”, sezgiyle kavranan hakikate, bâtınî idrake açılan bir hâl olarak değerlendirilir. Dilsel olarak “yakîn” ile “yakın” sözcükleri ortak kökten gelse de, Arapça’da “yakîn” hakikatin içsel bilgisine, “yakın” ise zamansal ya da mekânsal mesafeye işaret eder. Bu ayrım, sadece semantik düzeyde değil, metafizik düzlemde de önemlidir. Yakîn, sûfî düşüncede insanın nefsini aşarak Hakk’a vuslatında ulaştığı varlık bilinci olarak tecelli eder; bu da onu sıradan “yakınlık” algısından radikal biçimde ayırır.

Avrupa Hristiyan kulübüdür. Eğer Hristiyan değilsen giremezsin.

Avrupa Birliği’nin kurumsal ideolojisi resmi olarak seküler olsa da, kıtanın siyasi ve kültürel kimliği uzun bir tarihsel süreçte Hristiyanlık mirası etrafında şekillenmiştir. Üyelik süreçlerinde resmi kriterler demokratikleşme, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi evrensel ilkeleri öne çıkarsa da, aday ülkelerin toplumsal-kültürel uyumu, örtük biçimde “Avrupa değerleri” söylemi üzerinden dini ve tarihsel aidiyet ölçütleriyle sınanır. Bu durum, özellikle İslam çoğunluklu ülkeler için üyelik müzakerelerinde görünmeyen ama etkili bir bariyer oluşturur; böylece siyasi karar mekanizmalarında kültürel kodlar, hukuki normların önüne geçebilir.

Akranıyla uçmayan kuş semada huu çeker.

Bu söz, tasavvufî irfaniyette kullanılan kuş metaforu üzerinden manevi yalnızlığa ve ruhsal seyrin bireysel çilesine işaret eder. “Akranıyla uçmamak”, hakikati arayan kişinin kendi seviyesinde yol arkadaşlarından mahrum oluşunu, bir tür varoluşsal tenhalığı simgeler. “Semada hüü çekmek” ise, Allah’ın ismi olan “Hu” zikriyle göklere doğru yalnız başına yükselen bir ruhun hâlini betimler. Bu yalnızlık, bir eksiklik değil, olgunlaşmanın ve fânî bağlardan sıyrılmanın işaretidir. Kuşun uçuşu burada mecazî bir irtifa kazanımıdır; semâ ise hakikatin mekânı değil, yönüdür. Bu söylemdeki içli “hüü”, hem vuslata iştiyakı hem de ayrılığın derin sızısını taşır — kalabalıklarda kaybolmaktansa, yalnızlıkta hakikate yaklaşmanın hikmetli bir remzidir.

Modernlik bir coğrafyaya bağlı değildir. Modernlik o tezgahtan çekmektir. Yeri gelir bir Afrikalı, bir Avrupalıdan daha modern olabilir.

Modernlik, çoğu zaman Batı Avrupa merkezli tarih anlatılarında mekânsal bir olgu olarak sunulsa da, aslında zihinsel bir dönüşüm, düşünce tarzı ve yaşam biçimiyle ilgilidir. Coğrafyadan bağımsız olarak, bireyin eleştirel aklı benimsemesi, toplumsal yapıları sorgulaması, gelenekten değil akıldan ve tecrübeden yola çıkarak davranması, modernliğin esas ölçütlerindendir. “O tezgahtan çekmek” ifadesi, modernliğin üretildiği tarihî, entelektüel ve kültürel bağlama göndermede bulunur; yani modernlik, doğrudan Batı’yı taklit değil, aynı düşünsel üretim sürecine aktif katılım demektir. Bu bağlamda, modernlik bir coğrafyanın mirası değil, zihinsel ve toplumsal bir tercihin sonucudur. Bu yüzden, bir Afrikalı da —sosyoekonomik ya da politik sınırlamalara rağmen— daha yaratıcı, daha sorgulayıcı ve daha çağdaş bir bilinçle, bir Avrupalıdan çok daha “modern” olabilir.

Vasatı yukarı çekerek, değerlere yönelik saldırılara karşı korumak gerekiyor.

Bir toplumda “değer”, yalnızca ahlâkî ya da estetik bir kavram değil, aynı zamanda ortak bilinç düzeyinin taşıyıcısıdır. Değerin korunması, onu yalıtmakla değil, çevresindeki ortalama algıyı —yani vasatı— yükselterek mümkündür. Çünkü değer, çevresindeki düşük algı düzeyleriyle kuşatıldığında yalnızlaşır, marjinalleşir ve savunmasız kalır. Bu bağlamda “vasatı yukarı çekmek”, eğitimi, kültürel kaliteyi ve entelektüel kapasiteyi çoğaltmak anlamına gelir. Toplumsal ortalamanın yükselmesi, değerli olanı yalnız kalmaktan kurtarır ve onu yaygınlık içinde korunaklı hâle getirir. Aksi durumda, değer sürekli olarak vasatın aşağı çekici kuvvetine karşı savunma halinde kalır. Bu strateji, elitizmin değil, bilinçli bir kolektif yükselişin savunusudur.

NSosyal: Hatalar, Eksikler ve Küçük Eleştiriler

NeXT Sosyal girişimini destekliyorum ve bu girişimin gelecekte çok daha başarılı olacağına inanıyorum. Ancak, şu anda dikkat çeken bazı küçük hatalar ve eksiklikler var. Bu durumları sizinle paylaşmak istiyorum çünkü bu tür geri bildirimlerin, platformun daha iyi bir hale gelmesine katkı sağlayacağına inanıyorum. Umarım zamanla bu sorunlar çözülür ve NeXT Sosyal, kullanıcı deneyimi açısından daha kusursuz bir platform haline gelir.

İsim konusuyla başlayalım. Çok fazla kafa karışıklığı var. “Teknofest Sosyal” mi, “Teknofest NeXT Sosyal” mi “NeXT Sosyal” mı yoksa sadece “NSosyal” mi? Bu belirsizlik sorun yaratıyor.

“sosyal.teknofest.app” alan adı yerine daha kolay bir alan adı seçilmemiş olmasını anlamıyorum. Bu durum hem kafa karışıklığına neden oluyor hem de markalaşma açısından bir dezavantaj oluşturuyor.

Kayıt işlemi sırasında da bazı tuhaflıklar ortaya çıkıyor. Örneğin, “giris.t3vakfi.app” adresine yönlendiriliyoruz. “sosyal.teknofest.app” alan adını kabul ettik diyelim, ancak neden bu alan adı üzerinden devam edilmiyor?

  • Kayıt sayfasının yeniden tasarlanması gerekiyor. Son kullanıcı açısından tasarım ve mobil uyumluluk sorunları göze çarpıyor.
  • Keşke Mastodon ile yeni yapılan giriş ekranı arasındaki tek fark telefon doğrulaması olmasaydı. Bu özellik, yazılımcılar tarafından Mastodon kısmına entegre edilebilirdi.
  • Giriş yapmak için çok fazla sayfa yönlendirmesiyle karşılaşıyoruz. Bu durum, zincirleme hataların devam etmesine neden oluyor. “sosyal.teknofest.app” adresine girdikten sonra sol tarafta yer alan “Giriş Yap” düğmesine tıkladığınızda bir sonraki sayfaya yönlendiriliyorsunuz. Açılan sayfada “Teknofest SSO ile devam et” düğmesi çıkıyor. Buna tıkladığınızda “Kullanıcı adı” girmeniz gereken bir metin alanı açılıyor. Ardından “Şifre” giriş alanı beliriyor. Gördüğünüz gibi, birçok tekrarlayan adımla karşılaşıyoruz.
  • Bu durum, mobil uygulama üzerinden işlem yapmayı daha da zorlaştırıyor.

Kozmetik sorunlar da mevcut. Örneğin, “Gönder” düğmesinin arka plan rengi ile metin rengi arasında ciddi bir uyumsuzluk var.

Etiket (Hashtag) kullanımında sınırlamalar getirilmiş. Önceden 3’ten fazla etiket eklenebilirken, şimdi 2’den fazla etiket eklediğinizde ilk iki etiket sabit kalıyor, diğerleri ise düz metin haline dönüşüyor.

Eleştiri: Rızam olmadan @nextsosyal ve @nextai sosyal medya hesapları otomatik olarak takibe alınmış. Bu durum hoş değil; kimseyi takip etmek zorunda değilim. Bir daha otomatik takip yapılmaması için bu hesapları engelledim.

NeXT Sosyal’e kayıt olduktan sonra, aynı şekilde kureansiklopedi.com adresinde de bir hesabım açılmış. Haberim ve rızam olmadan hesap açılması uygunsuz bir durum. Her ne kadar aynı çatı altında olsa da bu konuda bilgilendirme yapılması gerekir.

Google’da “NeXT Sosyal” ya da “Teknofest NeXT Sosyal” araması yaptığınızda “sosyal.teknofest.app” adresine ulaşma ihtimaliniz oldukça düşük. Bu nedenle, belirli bir süreliğine Google Reklamları verilmesi düşünülebilir.

NeXT Sosyal’in kodları açık kaynak olarak paylaşılmış, ancak bu durumun yazılımcılar için daha cazip hale getirilmesi gerekiyor. Öncelikle, kodların GitHub, GitLab veya Bitbucket gibi yaygın kullanılan bir platformda barındırılması, hem erişim kolaylığı sağlayacak hem de daha geniş bir geliştirici kitlesine ulaşılmasını mümkün kılacaktır.

Ayrıca, açık kaynak projelerde yaygın olarak kullanılan bir “Katkı Rehberi” (CONTRIBUTING.md) dosyası hazırlanarak, geliştiricilere projeye nasıl katkıda bulunabilecekleri adım adım açıklanabilir. Bunun yanı sıra, kod tabanında eksik veya geliştirilmeye açık alanlar için “İşler” (Issues) sekmesi aktif bir şekilde kullanılabilir ve bu işler, etiketlerle (örneğin, “başlangıç seviyesi”, “öncelikli”, “yardım gerekli” gibi) kategorize edilerek geliştiricilerin ilgisini çekebilir. Projeye katkıda bulunanlar için bir “Teşekkür Listesi” (Contributors.md) oluşturulması ve katkı sağlayanların isimlerinin burada belirtilmesi de motivasyonu artırabilir. Son olarak, düzenli olarak çevrimiçi toplantılar veya hackathon etkinlikleri düzenlenerek, yazılımcıların bir araya gelmesi ve fikir alışverişinde bulunması teşvik edilebilir.

1 milyon üye sayısına yakında ulaşacak olması oldukça etkileyici bir başarıdır. Bu durum, platformun kullanıcılar tarafından ilgi gördüğünü ve benimsendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak, bu başarının sürdürülebilir olması ve daha geniş kitlelere ulaşılması için sürekli bir gelişim ve yenilik anlayışı benimsenmelidir. Umarım, NeXT Sosyal gelecekte milyonlarca yeni kullanıcıya daha ulaşarak, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde daha büyük bir etki yaratır. Bu süreçte, kullanıcı geri bildirimlerine önem verilmesi ve platformun kullanıcı dostu bir yapıya kavuşturulması, büyüme hedeflerine ulaşmada kritik bir rol oynayacaktır.

2026 yılı itibariyle NeXT Sosyal artık NSosyal olarak yeni ismiyle hayat buldu. Uzun soluklu olması dileğiyle.

https://nsosyal.com/ahmetcadirci adresinden beni takip edebilirsiniz. Düzenli olarak aktif ve ilgi çekici paylaşımlar yapıyorum.

Hz. Adem’i kaldıran Şeytan, suçu Allah’ın üzerine atması ve Hz. Adem’in edebi terk etmeden hatasını kabul etmesi, Allah’ın hoşuna gitmiştir.

İnsan bir günah veya hata işlediğinden tövbe edip, bir daha yapmamak için Allah’tan yardım istemeli.

Mesnevi’deki bu beyitler şiirsel bir anlatım içermektedir.

1490. Günah ettiği halde edebe riayet ederek Tanrı’ya isnad etmedi. Tanrı’nın halk ettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu.
Âdem, tövbe ettikten sonra Tanrı, “Ey Âdem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben yaratmadım mı?”
O benim taktirim, benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi.
Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Tanrı, “İşte ben de onun için seni kayırdım” dedi.
Hürmet eden, hürmet görür. Şeker getiren badem şekerlemesi yer.

Önceki Sonraki